7 Ocak 2011 Cuma
Demirkapının Önü-Ardı...
3 Ocak 2011 Pazartesi
taraftar
ufak ufak bir şeyler yazmak istiyorum spor üzerine. bugün bir süredir yazmak istediğim bir girişi yazdım, sizle paylaşmak istedim. doktora yapacaksam spor üzerine bir şeyler yapmak istiyorum galiba.
he bir de; barış ile ev arkadaşı oluyoruz bu haftadan itibaren.
İki ManU, üç B: Bosna-Bursa-Bağdat
1-2 sene önce. Nilüfer Turizm otobüsü ile bir pazar günü Bursa'dan İstanbul'a dönüyorum. Her zamanki gibi 28 numarayı almışım. Otobüsün sağ tarafında, cam kenarındayım. Arkamda orta kapı boşluğu, koltuk yatık gidiyorum, hava güneşli. Yanımda ise esmer bir çocuk ufak bilgisayarını açıyor. İnternete bağlanmaya çalışıyor. Nilüfer Turizm o zamanlar yeni yeni kablosuz internet hizmeti vermeye başlamıştı. Merakla izlerken ilk olarak masaüstü arkaplanındaki Manchester United logosu, sonra da sağ el bileğindeki United bilekliği gözüme çarpıyor. Tipinden çıkarmaya çalışıyorum nereli acaba. Dayanamayıp sordum: “Nerelisin arkadaş? Irak. Ne işin var Bursa'da? Mostar'daki World College da yatılı lise okuyorum. Bursalı bir sınıf arkadaşım misafirliğe çağırdı.” Biz de yatakhaneden Adanalı arkadaşları Bursa'ya çağrır misafir ederdik haftasonları. Irak'a dönmeden önce 2 gün Bursa'da geçirmiş; zaten Mostar'dan Bağdat'a direkt uçuş yok. Geceyi İstanbul'da geçirip ertesi gün Bağdat'a, 3 ay aradan sonra ailesini görmeye uçacak. Özledim diyor, ancak Bağdat çok da tekin yer değil diye cevaplıyor yaşamı sorduğumda; pek evden çıkmıyormuş. Kürdistan'da yaşam normale döndü sayılır diye ekliyor. “Aman genç, kısık sesle konuş”. İsmi de Ahmet, Mehmet gibi bir şeydi, çok tanıdıktı, tam hatırlamıyorum. Kısa konuşabildik, en sevdiği şey Manchester United'mış.
2 Kasım 2010. Bursaspor – Manchester United maçı. Tabii ki Bursa'dayım maç için. 2 hafta öncesinde ise Manchester'daydım. Yine maç için. Saraybosna'dan bir misafirim var, adı Adnan. Benim yaşımda, Saraybosna'da dişçilik okuyor, son sınıfta. Babası da dişçi, ancak Los Angeles'ta yaşarken dişçilik yapamamış. Pizza kuryesi olarak çalışmış ilk gittiğinde. Kapıda bir müşteri sormuş; nerelisin, ne işin var Los Angeles'da? Ben “refrigerator” (buzdolabı) demiş. Halbuki “refugee” (mülteci) demek istemiş. Komik hikaye. Adnan bir Manchester United hayranı. Telefonunda, t-shirt'ünde her yerde o logo. Hatta sonrasında facebook'tan arkadaş olunca gördüm, dini inanç bölmesinde Manchester United yazıyor. Bursa'da aile dostları var, hazır gelip gitmek de kolayken Türkiye'ye, hayranı olduğu takımı canlı izlemek için Bursa'ya gelmiş. Ben de onun ingilizce bilen sporsever yaşıdı ve tur rehberi sayılırım. Adnan daha önce bir kere Guiseppe Meazza'ya gitmiş Inter-United maçını izlemeye, bu ikinci canlı kanlı United tecrübesi; arada ekran yok, bilgisayar yok, cep telefonu yok. Maçtan önce oyuncuları ne kadar yakından görebiliriz acaba diye soruyor, takım otobüsünün stada gelişini izlemeye gidiyoruz. Hedef oyuncularla birlikte fotoğraf çektirmek ama arada barikatlar var. Kaç yıldır maça gidiyorum böyle polis koruması görmedim. Yakında bir tepeye çıkıyoruz, polis barikatının arkasını görüyor burası. Fotoğraf çekmeye çalışıyor Adnan, ama takım otobüsü stat kapısının hemen önünde duruyor ve 10 dakikadan az bir sürede içeri giriyor tüm otobüs. Sonra maça giriyoruz. Maraton'dan biletimiz var, yanyanayız. Sahaya yakınız, United tam önümüzde ısınıyor, Adnan çok mutlu. Bol bol fotoğraf çekiyor. Hatta Vidic'e tri prsta yapmaya niyetleniyor. “Aman abi, çok el kol yapma”; vazgeçiyor. Tabi ingilizce konuşuyoruz, ortak dilimiz, sohbet de çok keyifli. Öndeki adam huylanıyor, devre arasında arkadaşına telefon ediyor, “arkamızda iki tane ingiliz i..ne var, paraları yetmemiş herhalde Manchester tarafında oturmaya.” Halbuki maçtan önce o adamla Türkçe konuşmuş, sigarasını biraz aşağıda tutmasını rica etmiştim. İlk yarıda da arkasını dönmüş, “You understand me?” diye sormuştu. “Usta ben Bursalıyım Türkçe konuşabiliriz” desem de yüksek sesle üstelemişti: “Sen Bursalı olamazsın! Sen Türk olamazsın!” Belgrad'dayken duymuştum, çok sigara içene “Türk gibi içiyorsun” derlermiş. Maçın bitimine 10 dakika kala ise bu sefer Adnan'ın yüzüne atkısıyla vurmaya başlıyor. Araya giriyorum, biraz bağır çağır; hem de Türkçe. Neyse olay büyümüyor. Guiseppe Meazza'da daha fenasını gördüm diyen Adnan ise son derece rahat. Meğer oraya United formasıyla gitmiş, halbuki biz Bursa forması giydirmiştik; iyi ki giydirmişiz.
26 Aralık 2010 Pazar
ÖLÜM, CESARET, SANAT, ŞİİR VE DAHA NELER NELER
1- Buna ben de başından beri inanırdım. Her edimde saldırgan bir şey vardır, bir şeyi bitirmek, onu öldürmektir.
2- “Biz bir şairi şiir yazsın için ölümle korkuturuz dom!” Ece Ayhan
Yazmak, öldürmektir bir yandan da, sözü öldürmektir, söyleneceklerin geçiciliğini ve akıcılığını öldürerek, kalıcı olmaya doğru teşvik etmektir. Bir şiir bitti demek, ondan ayrılmanın zamanın geldiğini kabul etmektir bir yandan da. Ve bir şiir için bitti demek, çok da cesaret isteyen bir harekettir, şiirin kimsenin bilmediği fakat şairin sonsuz hakkı bulunduğu halinden, şiiri şiir yapan görünürlük unsuruna geçmesine ve şairin şiir üzerindeki hakkının kısıtlanmasına denk düşer (evet, dolayısıyla, ilk dönemki şiirlerimi reddediyorum demek falan, hikayedir, boş laftır. Ayrıca derim ki, madem bu kadar meraklıydın kendini reddetmeye, adını değiştirseydin, yeni bir isimle merhaba deseydin kariyerine.)
Bu blog da benzer bir iş görmekte aslında benim için. Artık, eski söz söyleme alanlarının eksildiğini kabul etmenin edimi bu blog’a yazmak bir yandan da; ama bir yandan da yeni söz söyleme alanları geliştirmek, ama daha da önemlisi, söz söylemeye, dinlemeye, duymaya ve anlatmaya yönelik bir inancın da yaşadığını göstermek için bir edim buraya yazmak, benim için.
Bitirirken, şiiri de tekrar okudum, oradan bir gönderme bir şaka yapayım dedim, hepsi de çok zorlama geldi bana dedim boş ver. Ama şu söz de hatırlanası değil mi: “Sen insanoğlu öperek mi ele verirsin?”
(oldu olacak bu şiir -mektup nadajlıdır dom- tezini bitirmeye çalışan yüce gönüllere gelsin)
12 Aralık 2010 Pazar
Tanrı zar atar mı? Atmaz mı?
Kuantum teorisine göre bize 'doğal' yollarla (insan algısıyla) ulaşılır olan fenomenolojik dünyanın işleyişini açıklayan kesinlik (bilardo oyununda topa aynı doğrultuda, aynı güçte vurunca topun hep aynı yere, aynı hızla çarpmasındaki kesinlik) atomların dünyasına indiğimizde işlemez olur. Artık bir elektronu başka bir elektronla çarpıştırdığımızda hep aynı sonucu elde edemeyiz. Bunun yerine olasılıklar vardır elimizde. Elektronların çarpışmadan sonra nerelere gidebileceğinin farklı yüzdelerde olasılıkları vardır. Yeni teoride matematiksel kesinliğin kaybolmadığını hatırlatmakta yarar var. Kesinliğini kaybeden, şeylerin nedenselliği diyebiliriz belki: 'A'yı yaparsam B olacak', 'A'yı yaparsam B olabilir, daha düşük ihtimallerle C ve D de olabilir' haline gelmiştir.
Einstein, evrenin temelindeki işleyişin olasılıklara dayanması fikrinden hiç hoşlanmaz. İnsanın, bir'in bir parçası olarak, işleyişin tamamına muktedir olmadığını bilir. Ancak işleyişin kendisinin belirsiz olmadığına inanır. Bir yandan kuantum teorisi türlü deneylerden alnının akıyla çıkarak şanına şan katmaktadır. Ancak Einstein'a göre kuantum teorisi gerçekliğin temelini açıklamaz, sadece doğru hesaplama yapmayı sağlayan bir yöntemdir. Onun bu teoriye bakışı, sonradan üç ana kola ayrılabilecek kuantum fiziği yorumlarından birine dahil edilir. (Diğer yorumları başka bir zamana bırakalım) Gizli değişken (Hidden variable) diye adlandırılan bu yoruma göre kuantum fiziğinin de daha temelinde deterministik bir işleyiş gizlidir. Bizim varlığından bile haberdar olmadığımız gizli değişkenler vardır. Onları bilsek, aslında olasılık sandığımız şeyler bir kesinliğe dönüşür. Klasik fizik kullanarak bilardo toplarının nasıl dağılacağını hesaplayabildiğimiz gibi, bahsi geçen gizli değişkenleri içeren ve kuantum teorisinin daha derininde işleyen bir teoriyle elektronların nasıl dağılacağını da hesaplayabiliriz. Kuantum teorisi iyidir, hoştur, ama fiziksel gerçekliğin en temelinde durmaz. Olasılıklar bizim bilgi (ve belki de zihinsel kapasite) eksikliğimiz yüzünden vardır.
Artık fizik, kuantum teorisini hazmetmiş durumda. Teorinin kesinliği günümüzde sorgulanmıyor, çünkü ortaya atıldığından beri söz söyleyebildiği alanlarda hiç yanlış çıkmıyor, teorinin eksikleri tamamlanıyor, yeni yöntemler bulunuyor ve yeni kapılar açılıyor. Kuantum teorisi doğanın temelinde belirsizlik yatar demek değil. Bu belirsizliği açıklayan bir teori var elimizde. Teorinin kendisi (bir teori olması bakımından) deterministik. Olasılıkları hesaplamamıza yarayan denklemler hep aynı, istikrarlı. Görebildiğimiz kadarıyla Tanrı gerçekten de zar atıyor, ama bu zarların hangi durumda kaç yüzlü olduğunu, bu yüzlerde neler olduğunu hesaplayabiliyoruz. İlginç olan şey, bu atom boyutlarındaki olasılıklara dayalı, kaotik işleyişin, algımız boyutlarında (makroskopik dünyada) kendini böylesi bir kesinliğe bürüyebiliyor olması.Bütün bu hikayeden çıkarılacak ders nedir peki? Her işin altında beklenmedik işleyişler bulmak mümkündür. Gördüğünüze inanmayın. Ee? Biz bunu zaten biliyorduk...
Ek (5 Haz. 2011): Kuantum teorisinin deney sonuçlarıyla karşılaştırıldığında yadsınamaz doğrulukta tahminler verebilmesi bir yana, teorinin temellerinde (belki daha felsefi denilebilecek) bazı tutarlılık sorunları olduğunu düşünen fizikçiler ve felsefeciler de mevcut.
bir ilişkilenme biçimi olarak faşizm
başlığın havalı olduğuna da bakmayın ya; efendi efendi iki kelam ediyorum.
bir ilişkilenme biçimi olarak faşizm
Başbakan’ın rektörlerle yaptığı görüşmeye katılmak isteyen öğrencilere polisin uyguladığı şiddet medyada yankı buldu. Konu, polisin orantısız güç uygulaması ekseninde konuşuluyor olsa da, unutulmaması gereken bir nokta şu ki, aslında ortada anayasal bir hakkın ihlali var: Öğrenciler Çamlıca’da durduruldu. Bilenler bilir, bu anayasal hak, çeşitli zamanlarda, mesela bazı geçtiğimiz yıllardaki 1 Mayıslarda da askıya alınmıştı, gene güvenlik nedenlerinden. Olayla ilgili şunlar bildiriliyor: Gençler “tuvalet izni” bile alamamış (yani öğrenciler aslında öğrencilik yapmaya devam ediyor, malum, üniversitede de olsa, öğrencinin tuvaletini uygun zamanda yapması beklenir); kadın bir öğrenci “ben hamileyim” demesine rağmen şiddet görmüş ve bunun sonucunda bebeğini kaybetmiş.
Bu olay, birçok yazar aracılığıyla köşelere de ulaştı. Polemiğin bini bir para… “Hamileysen gösteride ne işin var” deme hakkını kendinde gören de var, “gençler, kaçıncı yüzyıldayız, biraz yaratıcı eylemler yapın ya” diyen de. CHP genel başkanı ise “sakın şiddete bulaşmayın” diye nasihat etmiş. Bir başka yazar ise “bunlar patolojik” diye buyurmuş. Hüseyin Çelik’in “bu işi meslek edinmiş kadrolu öğrenciler var” yorumu ise, ziyadesiyle “gençler iyi de çevresi kötü”yü anıştırıyor. İlginçtir, kimse sormuyor bu gençlere (ya da birisi sorduysa da, ben de dahil olmak üzere, bu hırgürde kimse duymuyor, ne soruyu ne de cevabı): “Ne oldu”, “nasıl oldu” ve “neden oldu”.
Hatırlarsınız, Amerika’da 18 yaşından küçük iki genç Counter-Strike oynarcasına okulu basıp arkadaşlarını öldürmüştü. “Benim Cici Silahım”da da Michael Moore, Marilyn Manson hayranı olan bu gençlere fırsatı olsaydı ne söyleyeceğini sormuştu sanatçının kendisine. Marilyn Manson’ın cevabı şuydu: “Hiçbir şey. Yalnızca hiç kimsenin yapmadığını yapar ve onları dinlerdim”. (Gerçi sonrasında Radikal bu damarı keşfetti ve öğrencilerle görüştü.)
Gene de altını çizmek istediğim nokta tam olarak bu değil. Ben, eylemci gençlerin polis tarafından acımasızca dövülmesi haberini, geçtiğimiz günlerde gazetelerde yayınlanan başka haberlerle birlikte düşünmek istiyorum. Bir tanesi, uçucu madde kullanan bir gencin, sokak ortasında vurularak öldürülmesi haberi. Bir diğeri, bir din öğretmeninin eşcinsel olduğunun açığa çıkmasıyla beraber yaşadıkları. Ötekiyse, psikiyatrların da içinde bulunduğu bir grubun, devlet bakanının da katıldığı bir sempozyumda, eşcinselliği yeniden hastalık ilan etmeye çalışmaları. Bunlara bir de, siyah beyaz olduğu için Bursaspor taraftarlarınca bir ineğin katledilmesi haberini eklemek gerektiğini düşünüyorum.
Bunların ortak noktası ne diye sorulabilir: Bir bakın, bu haberler hep, öteki olan, görünmez olmaya zorlanan hakkında. Öldürülen uyuşturucu bağımlısı, devlet tarafından sürülen, erkek tarafından şantaj yapılan, hekim tarafından hasta ilan edilen eşcinsel, katledilen inek. Başbakanın seninle ilgili kararlar almaya gittiği toplantıyı protesto ediyorsan, dayak yersin. Uyuşturucu bağımlısı olarak sokaklarda belirirsen, öldürülebilirsin. Eşcinsel olduğun açığa çıkarsa, işinden olursun, ilişkiye zorlanırsın ve doktorun da sana hasta der. İnsan değilsen, zaten yukarıdaki “eğer”ler bile söz konusu değil; zaten varoluşun insanın varoluşu üzerinden tanımlanıyor; bir gün, açlığın değil de öfkenin hedefi olabilirsin.
Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’da bahsettiği bir rüyayı hatırlatmak istiyorum. Rus köylülerinin, güçsüz bir kısrağı, kırbaçlayarak ve acı çektirerek öldürdüğü rüyayı. Köylüler, atı kırbaçlarken bundan delicesine keyif alırlar ve kısrağın sahibi ara ara “Mal benim” der. Kitabın katil kahramanı Raskolnikov, buna çocukken şahit olmuştur. Kırbaç hala bizim elimizde. Toplumun ve doğanın güçsüz kesimlerini kırbaçlıyoruz, solcuları, eşcinselleri, uyuşturucu bağımlısı çocukları, hayvanları. Yüzde 1’i geçmeyen oy oranları olan solculara, cinsel kimliklerini en yakınlara dahi açıklayamayan eşcinsellere, her şey reva görülen tinerci çocuklara, dili bile olmayan hayvanlara, hiç kimseden korkmadan vuruyoruz kırbacı: Rövanşın imkansız olduğuna eminiz. Ne kadar eminsek, o kadar güçlü vuruyoruz.
Faşizm, bir yönetim biçiminden öte bir şeydir. İnsanların ilişkilenme biçimidir, dünyayı algılama biçimidir, bir eyleme biçimidir. Ingeborg Bachmann’ın dediği gibi, iki insanın arasında başlar. İnsanlara korku değil, arzu ve haz vaat ederek güçlenir. Bu yaşananlar gösteriyor ki, mesele sadece polisin orantısız güç (artık o ne demekse, onun sınırları neyse) uygulaması meselesi değil. Farklı olana, eğer acıyamıyorsak, onu öldürüyoruz ya da öldürülmesine göz yumuyoruz. Solcu mu, vur beline, zaten patolojik, zaten eski kafalı, zaten haddini bilmez. Uyuşturucu bağımlısı mı, öldür gitsin, ne yapacağı belli olmaz. Eşcinsel mi, ya hasta ya sapık, pardon, hem hasta, hem sapık. Hayvan mı, zaten eti ve sütü için ölecek, ben öfkelendirdim de öldürdüm, ne fark eder. Normun hükümranlığına hoş geldiniz, marjinal çeşitlerimiz fazlasıyla mevcut, çivili sopalardan bir tane almaz mıydınız?
10 Aralık 2010 Cuma
Yine AHMET KAYA
Barış'ın Radikal üzerine düşündüklerinin düşündürdükleri
Hani düşünüyorduk ya acaba Türkiye'ye multiculturalism bizim okulla mı geldi diye, bak şimdi geliştiren ve şahlandıranı da konuşabiliyoruz ne hoş ne hoş. Ama biraz daha nüanslı konuşmak lazım belki, bu yan yana başka başka durma söylemi ulus devletin homojenleştirici söylemiyle aynı şey olmamasına rağmen benzer bir iş görüyor demek daha doğru olabilir.
Bi de multi-culti olayını kim nasıl kullanıyora bakmak lazım. mesela akp milletvekilleri kendilerini chp'den tektipleştirici devlet geleneğine karşı çıkarak ayırıyor ve kendilerinin de türk sünni ve müslüman olsalar da devletin makbul vatandaş tanımına uymadıkları (örnek de hep aynı başörtüsü farklıyla)için madun oldukları tezini ortaya sürüyorlar ve buradan meşruiyet kazanmaya çalışıyorlar da işte hiç tutmuyor. trt 6'i açıp 60 tane kürtçe kelimeyi ‘siyasi’ diye yasaklıyor (mesela trt6’te serok, netewe filan demek yasak). kürt-türk kardeştir diyince nooluyo (kaldı ki bunu mhp bi de sonuna inkar eden kalleştir ekleyip yıllardır diyo)? dersim'i de çatır çatır yakıyorlar, kck davası da tüm hızıyla devam ediyor, öğrenciler pataklanmakla kalmayıp bir de üstüne aşağılanıyorlar, kadınlara ahlaksız, eşcinsellere hasta, mahkumlara eşek denmeye devam ediliyor ve bu etnik kardeşlik, dilsel kardeşlik, din kardeşliği, hatta altan tan'a selam olsun 'sınıf kardeşliği' numaralarını da artık pek kimse yutmuyor, herkes biliyor ki bura avusturalya filan değil, devlet kimsenin kabilesini filan tanımıyor ki aborjini kabilesi üstünden tanımlasın. multi-culti mi? cık. ulus devlet cephesinde pek de yeni bir şey yok. ama bunların ağzından o tektipleşmeyelim lafı bi kere çıktı mı başkaları için "hani işte sen de demiştin" diye diye ne olduğunu ne istediğini söylemek imkanı açılıyor, her ne kadar bunun sonuçları ağır olsa da...
radikal'in söylemi bunlardan da farklı, çeşit çeşit maduniyeti yan yana dizelim ve bunu "bak bak memlekette bunlar da oluyo biliyo musun?" magazinel üslubuna dönüştürelim, yurdum insanı da bu meseleden bişeyler kapsın, sonuçta biz 'radikal'iz öğretelim hesaabı. Cumhuriyet’in tehlikenin farkında mısınız demesinden farklı mı? Öğretelim’i sokağa sormak kılıfına uydururken evet, sokağa sorarken başına çılgın şeyler gelebileceği ihtimaliyle hayır. multi-culti mi? sapına kadar. ulus devlete benziyor mu? ulus devlet kendine benzememeye çalışırken radikal nasıl benzesin? ama farklılıkları tektipleştirmekle farklılıkları yan yana koyup birbirine eşitlemek çok mu başka sonuçlar doğuruyor? söylemin nesnesini kurması açısından bakarsan hayır ama söylemin bıraktığı boşluklar açısından bakarsan farklı tepkileri mümkün kıldığı için evet. Bi de bu yeni radikal’in çıktığı ortamı akp ya da devlet filan yaratmadı sonuçta, kürt meselesini kürt açılımı açmadı, tuzla’daki işçilerin haklarını akp bahşetmedi, bi adamın elinde sopa varsa her istediğini yapar diye birşey yok, dünyadaki hiçbir sopa herkesin kafasına vurabilecek uzunlukta ve kıvraklıkta değil.
Açıkçası benim baktığım yer şurası: Radikal’in kampanyası benim lafımı söylememi engelliyor mu? Hayır. Biz şimdi toplanıp bir manifesto yazsak Radikal bunu basar mı? Hayır. Yani Radikal benim siyaset zeminimi kapsayabilir mi? Hayır. Radikal’in kampanyası benim içinde kendimi temsil edebileceğim ufacık bir alan açıyor mu? Evet. Ben oraya sözümü yazar mıyım? Öyle bireysel bir temsiliyet zemini benim siyasetimde o an işe yarayacaksa evet, yaramayacaksa hayır. Aynen alancılarla ara sıra kampanya yaptığımız gibi.
bi yandan da eski radikal'den çok da farklı mı diye düşünüyorum, eh işte yani, ismail'in birçok 'radikal' haberi eskiden de kırpılıyordu, sonuçta bir doğan grubu üyesi, belki şimdi daha çok kırpılıyordur, şiddeti artmıştır.
Ve fekat tabii 'benim siyasetim' filan derken ben şimdi gayet farazi bişeyden bahsediyorum, zira ben bir başvuru emekçisiyim, içim dışım statement of purpose olmuş, siyasi bedenimden geriye sadece ağzımdaki kahve ve sigara tadı bi de geniş zamanlar düşlemek alışkanlığı kalmış. Bi de arada aklımdan “acaba ben de mi kolektiflere katılsam ama öğrenci de değilim ki ya da esp’nin nejat’tan sonraki en büyük transferi olsam mı?” gibi çılgın fikirler geçiyor. Çok yalnızım örgütlenmek istiom J İlglili makamlara duyurulur.
