13 Temmuz 2011 Çarşamba

METALCİLİĞİN PARAYA DÖNÜŞÜMÜNE DAİR

Metalci olmak ne demekti: Siyah giymek, metal dinlemek, metal konuşmak, konsere gitmek ve konserde metalciliğe uygun bir şekilde eğlenmek, yani kafa sallamak… Yani metalci olmak için bir şeyler yapmak gerekiyordu; kişi, siyahlar içerisinde dolaştığında metalci olarak imlense de, hem kendisini, hem de diğer metalcileri, metalci olduğuna inandırmak için eyleme geçmek zorundaydı.

Konserler bu açıdan bir tür sınav yeriydi. Gerçek “fan”lar, sabahın köründen gider, sıraya girer, güneşin altında kavrularaktan, kimi zaman şarkı söyleyerek, kimi zaman küfür ederek konseri beklerdi. “VIP biletlerin” olmadığı dönemlerde, bir konseri önde izlemenin yolu, iddialı olmaktı ve sabretmekti, yorulmak bilmemekti. Grupla tanışmak içinse, ya metalci çevreden sağlam arkadaşlar edinmiş olmak, ya müzisyen olmak, ya da konser için çalışmış olmak gerekiyordu (ki bunlar da metalcilikte ısrarın getirdikleridir aslında bir şekilde).

Sonra, VIP bilet denilen hadise çıktı ve sahne önünde barikatlarla oluşturulan belirli alanlar, daha fazla ödeme yapan izleyicilere açıldı. Böylece, parayı veren öne geçebiliyordu artık, konsere geç bile kalsa yer problemini çözebiliyordu.

Metalciler olarak, uzun zamandır aşinayız buna. Bu alanda da çalışmış biri olarak, sahne önündeki barikatın kaldırılmasını isteyen bir grupla tanışmıştım. Bir dedikoduya göreyse, dünyaca ünlü bir metal grubu, VIP-öteki ayırımını yapan barikatın kaldırılmasını istemişti. Bugün seyirciye sahip çıkmak diye bir şey varsa, herhalde böyle bir şeydir: “You are great”, “Thank you”ya doyduk.

Uzun zamandır metal konserine gitmiyordum. Geçen Pazar, 10.07.2011, Judas Priest ve Whitesnake’in sahne aldığı konsere gittim. Saat 5 buçuk gibi ordaydım ve Pentagram’ı kaçırmıştım! Oysa her yer güneş olduğundan konserin akşam üstü başlayacağını düşünüyordum (evet, sabır ve dirayetle çelikleştirilmiş bir iradeye sahip olduğum söylenemez). Whitesnake ise gün kararmadan sahne alacaktı. Judas ise görece erken bir saatte bitecekti. Belediyenin ses sınırlamalarıyla ilgili olduğunu düşündüm.

Beni esas şaşırtan ise, VIP alanının genelde alıştığımdan daha geniş olmasıydı, konser alanının yüzde 40’ını kaplıyordu belki de (normalde bu alan yüzde 10’dur). Artık bilemiyorum, metalciler mi zenginleşti, konsere giden insan sayısı mı arttı. Bir diğer yanda da, VIP teras vardı! İsteyenler, uzaktan da olsa, görece yüksek bir yerden sahneyi rahatlıkla takip edebiliyordu. Rahatlıkla: Bir zamanlar heavy metalin en büyük dertlerinden biriydi bu kavram. Korkutmaya ve ürkütmeye çalışıyordu heavy metal, karanlıklara bakmaya çağırıyordu. Şimdi ise, parasını basan, daha önden izleyebiliyordu; parayı basansa terasın nimetlerinden (ki bu nimetlerden biri de gölgeydi).

Dolayısıyla, en metalci olma kriteri, basit bir iki hamleyle, sabırdan, inançtan ve ısrardan alınıp, paraya tercüme ediliveriyordu. İnsanın bedeninde iz bırakır bir metal konseri. Yorulursun, boynun ağrır. İstersen sarhoş da olursun. Birileriyle beklersin, birilerinin seni itmesinden rahatsız olursun, tanımadığın birileriyle kol kola kafa sallarsın, muhabbet edersin. Dolayısıyla metalci olmak, bedeninin imkanlarını zorlamaktır. Şimdiyse bütçeni zorlaman yeterli; böylece diğerlerinden daha imtiyazlı olursun.

Grupları suçlamanın alemi yok: Metal hiçbir zaman politik anlamda radikalist olmadı. Judas’tan da, herhangi bir gruptan da, bunlara karşı bir tutum geliştirmede öncülük etmelerini beklemek, saçma olur. İhtiyacı olanlar talep etsin.

Ancak, bu resim konserin ancak yarısının resmiydi. Konserin diğer kısmında, metal miti devam ediyordu. Şöyle diyim; ortamdaki tahmin ettiği konformizm katsayısı (ki sahne önü bölümünün genişliği ve teras izleyicilerinden etkilenmişti), Whitesnake’i izledikten sonra, Judas’ta sahneye yakın olmak için bir plan oluşturmamı sağlamıştı. Konser başlamadan bir 15 dakika önce gelerek daha önde olabileceğimi düşünüyordum. İşe yaramadı. Cabbar metalseverler, sahne önü kısmının arkasında kalsalar da, çatır çatır beklemişlerdi Judas’ın çıkmasını. Dolayısıyla beklediğim kadar öne geçemedim; ancak hak ettiğim kadar öne geçtim. Yani bedenimi zorlayabildiğim kadar; yani metalciliği gerçekleştirebildiğim kadar. Bana adaletli görünüyor.

Ayrıca, şarkı sözlerini bilen, şarkılara eşlik eden, gaz bir kitle vardı. Metalin bu ülkede kendine özgü (ziyadesiyle sosyolojik yoruma açık) bir anlamı olduğunu ortaya koyuyordu ortamdaki metalci enerjisi.

Öte yandan, bence konserin en önemli ayrıntılarından biri, konser alanının dışında, Maçka parkının oralardaki bir ağacın tepesine çıkıp konseri izleyenlerdi. Konser alanının içinde olmasalar da, konserin en metalci eylemlerinden birini yaptılar. Metalin, metalcinin olmanın, bir tür performans olduğunu, metalin sahnede icra edilen bir müzikten öte bir şey olduğunu, metalde sahnenin bir tane olduğunu varsaymanın ne kadar yanıltıcı olabileceğini gösteriyorlardı. Bir ağacın tepesinde tüm gece metal konseri izlemek, hem de beleş: İşin içinde yasadışılık var, risk var, aşırılık var, daha ne olsun, bundan daha metalci ne olabilir ki?

Hiçbir metal grubundan özellikle anti-kapitalist ve devrimci şarkılar ve hareketler beklemediğimi söylemeliyim. Ancak, eğer ki Judas Priest ağaç tepesindeki metalcileri selamlasaydı; herhalde çok efsane bir hareket olurdu. Eminim ki, metalciliğin performanstan paraya çevrildiği günümüzde de, çok politik, çok anti-kapitalist bir hareket olurdu.

Metalciliğin bu kadar paraya çevrilebildiği yerde ne yapmalı? Valla, ben kulüp konserlerine gitmek gerektiğine inanıyorum. Zira orada, sahne önüne ayrı bilet yok. Poz yapma şansı yok. Gidersin, ne kadar kudurmak istersen o kadar kudurursun, grup da iki adım önündedir. İletişim çok daha sıcaktır. Cüzdanın kudreti değil, metalci dirayeti işler böylesi konserlerde. Bu yüzden bu sene gittiğim Asafated konseri beni çok mutlu etti. Zaten artık kulüp konserine gitmek demek, kendi başına müzik dinlemeye emek harcamak demek gibi oldu.

5 Haziran 2011 Pazar

Arap Baharı

16'sında Utrecht'te olacak 'Arap ülkelerindeki isyanlar ve Batının müdahalesi' konulu bir tartışma hazırlıyoruz burdaki arkadaşlarla. Konuşmacılarla iletişime geçmek, metin hazırlamak falan hep Hollandaca gerektirdiğinden bana kampüste, bar ve cafelerde afişleme yapmaktan başka bir iş düşmedi tabii. Ben de tartışma öncesi gösterilmek üzere isyanlardan görüntüler içeren kısa bir video hazırlamaya gönüllendim. Üç dakikalık bir video ama üç haftamı aldı. Buyrun:


Memin, iki yaz önceki hızlandırılmış FCP kursların olmasaydı hiç kalkışmazdım bu işe. Teşekkürlerimi sunarım :)

7 Ocak 2011 Cuma

Demirkapının Önü-Ardı...

Sabah sırtımda bir ağrıyla uyandım bugün, yataktan zor kalktım, bir gün önce inşaatta temizlik yaptım ve yel girdi, malum hamlıkta var. Kahvaltı yaptım evde, sonra biraz bağrımı güneşe verip miskinlik yapmak için çalışma odasına geçtim, koltuğu pazar yerine doğru çevirdim; sonra bi Hale Gür verdim; 'altın tas içinde kınam ezilir...' Tam kendimce enteresan hülyalara dalmak üzereyken telefon çaldı. Genç Osman, 'napıyon emmi?'; 'Hiçç oturuyom.' -'iyi çık hadi işimiz var, karaböcenin çıkmasına az zaman kaldı cezaevine gidecez, iki üç sigara alalım, zenginin görüşüne herkes gider, hamalı yalnız bırakmayalım...' 'Tamam.'
Çıktım babamdan arabayı aldım, Hasan, Gencosman, ben. Çavdırdan çıkmadan, Şali'den bi karton 2000 aldık. Sür bakalım Gölhisar'a. Gökyüzü pırıl pırıl, göğün göğsü silinmiş cam gibi, ama bıçak gibi keskin bir ayaz... Vardık Gölhisar'a.
Cezaevi sapağına döndük, tam gencosmanla ben gölhisar cezaevi maceralarımızı yarıştırmaya başladığımızda; karşımızdan Kartal Veli göründü. Tenhalarda geziyo, inceden bakınıyo, üstü gene partal, zaten günlerden cuma muhtemelen birazdan bi caminin önüne yazınmaya gidecek ama; gitmeden önce şöyle kenarda rabbim avımızı ayırmışmı diye evlerin sotelerini kesiyo, malum kartal işte. Arabayı üstüne kırıyorum, önünde duruyoruz; 'ne'ule veli dayı hayırdır avını mı arıyon?'. Hiç yüz vermiyor bize, 'eh nidelim be gıgaş'. Yüzü kırk kat, belli iş üstünde, biz voltamızı alıyoruz; sonra cezaevine devam.
Karaböce, Çavdır'dan rahmetli Halaza Ramazan'ın oğlu. Köyün en yoksul ailelerinden bunlar. Dağdan odun etmek, yem-kepek hamallığı, seçimlerde oy satmak, kaymakamlık, sosyal yardımlaşma derken, maişet çıkıyor; barajdan tuttukları balıklar da şarap parasını denkleştiriyor. Karaböcenin kafa devamlı dumanlıdır, elini yüzünü yıkadı mı eli şaraba gider.
Gündüzü gecesi yok, gene böyle bir gün; her ne sebeptense, karısın dövmüş kafa güzelken; karısı gitmiş karakola ben bu sarhoştan bıktım demiş , şikayetçi olmuş; devletin işte tam gücünü gösterme vakti. Dayak atan doktor olsa, polis olsa, hakim savcı olsa; bi hal yoluna bakılır 'aman efendim eşinizim içtimai konumu' filan denilir; karaböce zaten ne içtimailiği olacak hayatta duruşu sıçtimailik... Hemen dosyalar açılmış, tutanaklar, raporlar, mahkemeler derken 2000 lira kadar para cezası kesmişler, ki bu para karaböce için büyük ikramiye gibi bi şey. Neticede parayı ödeyemeyince günlüğü 20 tl yevmiye ile koymuşlar hapse.
Epey yattı az zaman kaldı; biz zaten birinci dereceden yakın olmayanları görüştürmediklerini biliyoruz, savcıdan müsaade istiyoruz; bugün açık görüş varmış ve bugün mümkün değilmiş haftaya gelin diyorlar.
Neyse biz niyetimizi bozmadan, cezaevine varıyoruz; yaşlı bi kadın kapıda ayazdan titriyor; bi kaç genç, bi asker, bir iki gardiyan; bi garip dünya. Tel örgünün önü ardı. Türkiye Cumhuriyeti Gölhisar Ceza ve Tevkif Evi yazıyor tabelada. Vaktiyle mahkum olarak girdiğimiz kapının dışında ziyaretçi olmak tuhaf bi duygu; o duvarların neyi sakladığını, nasıl koktuğunu bilmek, bunları hatırlamak, o boyadığın lavabonun hala aynı renkte olup olmadığın merak etmek filan..
Arabadan iniyoruz, karaböcenin oğlu ramazan 'hatasız' kapıda. Bizi görünce seviniyor, dünyanın yuvarlak olduğunu ispatlayan vapur dumanı gibi, Hatasız'ın orda olduğunun ispatı olarak öncelikle dişlerini birbirine kaynatmak istermişcesine sıkmasından kaynaklı çıkmış olan elmacık kemiklerini, sonra zayıf bacaklarını ve en son olarak da dünyanın anlamsızlıklarına aynı anlamsızlıkta nazarlar atan gözlerini görüyoruz. Yanına varıyoruz, öpüşüyoruz, cezaevinin ayırdında değilmiş gibi görünüyor ama son iki hafta içinde iki defa ambulansla hastaneye kaldırdılar kasılıp kalıyor, gevşetici vurup geri eve... Yaklaştıkça Hatasız'ın dünyası bizi içine alıyor; pili bitmek üzere olan bir teyipten Orhan Baba'nın sesini duyuyoruz; 'Hatasız Kul Olmaz'. Tam da cezaevinin önündeyiz, Hatasız'ın titremekten bütün gücü tükenmiş, teybin pilleri alabildiğine yorulmuş; insanlar 15 yıldır hapis yatmış, tahliye olmuş, birileri bırakıldı diye öfkeli; hatasız kapıda bekliyor, fermuarı açık. Kimliği olmadığı için görüşe almamışlar. Babasını ise parası olmadığı için dışarıya bırakmamışlar.
Açık görüş üst katta oluyor, oranın bir ucu kütüphane, dünyanın en boktan kütüphanelerinden birisi, okunacak bir kitap bile yoktu; öte ucu idare arada uzun bir koridor, orada açık görüşler yapılıyor. Karaböce pencereden bizi görüyor; pencereyi açıp selam veriyor bize. Kilo almış; sigarayı içeriye almıyorlar, biz hesabına elli lira yatırıyoruz; 'abi nasılsın' 'N'olsun gençler çok bunaltıdayım'; malum şarap yok, barajda ava gitmek yok; muhtemelen karaböce hayal kurma olaylarında da baya talimsiz; para da yok; hayat epey zor bir de muhtemelen anlamsız ona göre de. Dövdüğü için ceza aldığı karısıyla açık görüş yerinde, meczup oğlu kapıda, tahliyesi için şu anda gerekli olan sekizyüz lira aslanın ağzında...
Neticede yenge dayak yediğiyle, karaböce hapis yattığıyla, Hatasız da sokaklarda üç ay babasız gezip cezaevi kapısında üşüdükleriyle kalacak.
Ne diyelim, 'Hatasız Kul Olmaz'... Devletimizin ziki sağolsun.

3 Ocak 2011 Pazartesi

taraftar

ufak ufak bir şeyler yazmak istiyorum spor üzerine. bugün bir süredir yazmak istediğim bir girişi yazdım, sizle paylaşmak istedim. doktora yapacaksam spor üzerine bir şeyler yapmak istiyorum galiba.

he bir de; barış ile ev arkadaşı oluyoruz bu haftadan itibaren.

İki ManU, üç B: Bosna-Bursa-Bağdat

1-2 sene önce. Nilüfer Turizm otobüsü ile bir pazar günü Bursa'dan İstanbul'a dönüyorum. Her zamanki gibi 28 numarayı almışım. Otobüsün sağ tarafında, cam kenarındayım. Arkamda orta kapı boşluğu, koltuk yatık gidiyorum, hava güneşli. Yanımda ise esmer bir çocuk ufak bilgisayarını açıyor. İnternete bağlanmaya çalışıyor. Nilüfer Turizm o zamanlar yeni yeni kablosuz internet hizmeti vermeye başlamıştı. Merakla izlerken ilk olarak masaüstü arkaplanındaki Manchester United logosu, sonra da sağ el bileğindeki United bilekliği gözüme çarpıyor. Tipinden çıkarmaya çalışıyorum nereli acaba. Dayanamayıp sordum: “Nerelisin arkadaş? Irak. Ne işin var Bursa'da? Mostar'daki World College da yatılı lise okuyorum. Bursalı bir sınıf arkadaşım misafirliğe çağırdı.” Biz de yatakhaneden Adanalı arkadaşları Bursa'ya çağrır misafir ederdik haftasonları. Irak'a dönmeden önce 2 gün Bursa'da geçirmiş; zaten Mostar'dan Bağdat'a direkt uçuş yok. Geceyi İstanbul'da geçirip ertesi gün Bağdat'a, 3 ay aradan sonra ailesini görmeye uçacak. Özledim diyor, ancak Bağdat çok da tekin yer değil diye cevaplıyor yaşamı sorduğumda; pek evden çıkmıyormuş. Kürdistan'da yaşam normale döndü sayılır diye ekliyor. “Aman genç, kısık sesle konuş”. İsmi de Ahmet, Mehmet gibi bir şeydi, çok tanıdıktı, tam hatırlamıyorum. Kısa konuşabildik, en sevdiği şey Manchester United'mış.

2 Kasım 2010. Bursaspor – Manchester United maçı. Tabii ki Bursa'dayım maç için. 2 hafta öncesinde ise Manchester'daydım. Yine maç için. Saraybosna'dan bir misafirim var, adı Adnan. Benim yaşımda, Saraybosna'da dişçilik okuyor, son sınıfta. Babası da dişçi, ancak Los Angeles'ta yaşarken dişçilik yapamamış. Pizza kuryesi olarak çalışmış ilk gittiğinde. Kapıda bir müşteri sormuş; nerelisin, ne işin var Los Angeles'da? Ben “refrigerator” (buzdolabı) demiş. Halbuki “refugee” (mülteci) demek istemiş. Komik hikaye. Adnan bir Manchester United hayranı. Telefonunda, t-shirt'ünde her yerde o logo. Hatta sonrasında facebook'tan arkadaş olunca gördüm, dini inanç bölmesinde Manchester United yazıyor. Bursa'da aile dostları var, hazır gelip gitmek de kolayken Türkiye'ye, hayranı olduğu takımı canlı izlemek için Bursa'ya gelmiş. Ben de onun ingilizce bilen sporsever yaşıdı ve tur rehberi sayılırım. Adnan daha önce bir kere Guiseppe Meazza'ya gitmiş Inter-United maçını izlemeye, bu ikinci canlı kanlı United tecrübesi; arada ekran yok, bilgisayar yok, cep telefonu yok. Maçtan önce oyuncuları ne kadar yakından görebiliriz acaba diye soruyor, takım otobüsünün stada gelişini izlemeye gidiyoruz. Hedef oyuncularla birlikte fotoğraf çektirmek ama arada barikatlar var. Kaç yıldır maça gidiyorum böyle polis koruması görmedim. Yakında bir tepeye çıkıyoruz, polis barikatının arkasını görüyor burası. Fotoğraf çekmeye çalışıyor Adnan, ama takım otobüsü stat kapısının hemen önünde duruyor ve 10 dakikadan az bir sürede içeri giriyor tüm otobüs. Sonra maça giriyoruz. Maraton'dan biletimiz var, yanyanayız. Sahaya yakınız, United tam önümüzde ısınıyor, Adnan çok mutlu. Bol bol fotoğraf çekiyor. Hatta Vidic'e tri prsta yapmaya niyetleniyor. “Aman abi, çok el kol yapma”; vazgeçiyor. Tabi ingilizce konuşuyoruz, ortak dilimiz, sohbet de çok keyifli. Öndeki adam huylanıyor, devre arasında arkadaşına telefon ediyor, “arkamızda iki tane ingiliz i..ne var, paraları yetmemiş herhalde Manchester tarafında oturmaya.” Halbuki maçtan önce o adamla Türkçe konuşmuş, sigarasını biraz aşağıda tutmasını rica etmiştim. İlk yarıda da arkasını dönmüş, “You understand me?” diye sormuştu. “Usta ben Bursalıyım Türkçe konuşabiliriz” desem de yüksek sesle üstelemişti: “Sen Bursalı olamazsın! Sen Türk olamazsın!” Belgrad'dayken duymuştum, çok sigara içene “Türk gibi içiyorsun” derlermiş. Maçın bitimine 10 dakika kala ise bu sefer Adnan'ın yüzüne atkısıyla vurmaya başlıyor. Araya giriyorum, biraz bağır çağır; hem de Türkçe. Neyse olay büyümüyor. Guiseppe Meazza'da daha fenasını gördüm diyen Adnan ise son derece rahat. Meğer oraya United formasıyla gitmiş, halbuki biz Bursa forması giydirmiştik; iyi ki giydirmişiz.

26 Aralık 2010 Pazar

ÖLÜM, CESARET, SANAT, ŞİİR VE DAHA NELER NELER

Geçen gün, bir yerde birilerinden akıl alırken, söz gelip de şuraya dayandı: “Sanatsal üretimde de bir saldırganlık vardır aslında”. Sonra, iki şey hatırladım:
1- Buna ben de başından beri inanırdım. Her edimde saldırgan bir şey vardır, bir şeyi bitirmek, onu öldürmektir.
2- “Biz bir şairi şiir yazsın için ölümle korkuturuz dom!” Ece Ayhan

Yazmak, öldürmektir bir yandan da, sözü öldürmektir, söyleneceklerin geçiciliğini ve akıcılığını öldürerek, kalıcı olmaya doğru teşvik etmektir. Bir şiir bitti demek, ondan ayrılmanın zamanın geldiğini kabul etmektir bir yandan da. Ve bir şiir için bitti demek, çok da cesaret isteyen bir harekettir, şiirin kimsenin bilmediği fakat şairin sonsuz hakkı bulunduğu halinden, şiiri şiir yapan görünürlük unsuruna geçmesine ve şairin şiir üzerindeki hakkının kısıtlanmasına denk düşer (evet, dolayısıyla, ilk dönemki şiirlerimi reddediyorum demek falan, hikayedir, boş laftır. Ayrıca derim ki, madem bu kadar meraklıydın kendini reddetmeye, adını değiştirseydin, yeni bir isimle merhaba deseydin kariyerine.)

Bu blog da benzer bir iş görmekte aslında benim için. Artık, eski söz söyleme alanlarının eksildiğini kabul etmenin edimi bu blog’a yazmak bir yandan da; ama bir yandan da yeni söz söyleme alanları geliştirmek, ama daha da önemlisi, söz söylemeye, dinlemeye, duymaya ve anlatmaya yönelik bir inancın da yaşadığını göstermek için bir edim buraya yazmak, benim için.

Bitirirken, şiiri de tekrar okudum, oradan bir gönderme bir şaka yapayım dedim, hepsi de çok zorlama geldi bana dedim boş ver. Ama şu söz de hatırlanası değil mi: “Sen insanoğlu öperek mi ele verirsin?”

(oldu olacak bu şiir -mektup nadajlıdır dom- tezini bitirmeye çalışan yüce gönüllere gelsin)

12 Aralık 2010 Pazar

Tanrı zar atar mı? Atmaz mı?

20. yüzyılın ikinci çeyreğinde, kuantum teorisi tutarlı bir şekle şemale büründüğü sıralarda bile Albert Einstein, o ünlü ''Tanrı zar atmaz'' lafıyla kuantum teorisinin temellerinde bir eksik olduğunu savunmaktadır. O bir Spinoza hayranıdır. Evreni bir bütün olarak çalışan, herhangi bir kaza veya rastgeleliğe izin vermeyen deterministik bir sistem olarak görmek ve bu sisteme Tanrı adını vermek... Oysa kuantum teorisi olasılıkları işleyişin temeline koyar, kesinliği yok eder.

Kuantum teorisine göre bize 'doğal' yollarla (insan algısıyla) ulaşılır olan fenomenolojik dünyanın işleyişini açıklayan kesinlik (bilardo oyununda topa aynı doğrultuda, aynı güçte vurunca topun hep aynı yere, aynı hızla çarpmasındaki kesinlik) atomların dünyasına indiğimizde işlemez olur. Artık bir elektronu başka bir elektronla çarpıştırdığımızda hep aynı sonucu elde edemeyiz. Bunun yerine olasılıklar vardır elimizde. Elektronların çarpışmadan sonra nerelere gidebileceğinin farklı yüzdelerde olasılıkları vardır. Yeni teoride matematiksel kesinliğin kaybolmadığını hatırlatmakta yarar var. Kesinliğini kaybeden, şeylerin nedenselliği diyebiliriz belki: 'A'yı yaparsam B olacak', 'A'yı yaparsam B olabilir, daha düşük ihtimallerle C ve D de olabilir' haline gelmiştir.

Einstein, evrenin temelindeki işleyişin olasılıklara dayanması fikrinden hiç hoşlanmaz. İnsanın, bir'in bir parçası olarak, işleyişin tamamına muktedir olmadığını bilir. Ancak işleyişin kendisinin belirsiz olmadığına inanır. Bir yandan kuantum teorisi türlü deneylerden alnının akıyla çıkarak şanına şan katmaktadır. Ancak Einstein'a göre kuantum teorisi gerçekliğin temelini açıklamaz, sadece doğru hesaplama yapmayı sağlayan bir yöntemdir. Onun bu teoriye bakışı, sonradan üç ana kola ayrılabilecek kuantum fiziği yorumlarından birine dahil edilir. (Diğer yorumları başka bir zamana bırakalım) Gizli değişken (Hidden variable) diye adlandırılan bu yoruma göre kuantum fiziğinin de daha temelinde deterministik bir işleyiş gizlidir. Bizim varlığından bile haberdar olmadığımız gizli değişkenler vardır. Onları bilsek, aslında olasılık sandığımız şeyler bir kesinliğe dönüşür. Klasik fizik kullanarak bilardo toplarının nasıl dağılacağını hesaplayabildiğimiz gibi, bahsi geçen gizli değişkenleri içeren ve kuantum teorisinin daha derininde işleyen bir teoriyle elektronların nasıl dağılacağını da hesaplayabiliriz. Kuantum teorisi iyidir, hoştur, ama fiziksel gerçekliğin en temelinde durmaz. Olasılıklar bizim bilgi (ve belki de zihinsel kapasite) eksikliğimiz yüzünden vardır.

Lise yıllarından atom modeliyle tanıdığımız Niels Bohr ve Einstein, 1937 yılındaki uzun kuantum fiziği tartışmalarında Spinoza'nın kimin tarafında yer alacağı üzerine geyik yaparlarmış bir yandan. (Bohr gizli değişkenci değildi) O zamandan bu zamana kuantum mekaniğinin üzerine ne teoriler inşa edildi. Parçacık fiziği, sicim kuramı, katı hal fiziği gibi yeni araştırma alanları ortaya çıktı.

Artık fizik, kuantum teorisini hazmetmiş durumda. Teorinin kesinliği günümüzde sorgulanmıyor, çünkü ortaya atıldığından beri söz söyleyebildiği alanlarda hiç yanlış çıkmıyor, teorinin eksikleri tamamlanıyor, yeni yöntemler bulunuyor ve yeni kapılar açılıyor. Kuantum teorisi doğanın temelinde belirsizlik yatar demek değil. Bu belirsizliği açıklayan bir teori var elimizde. Teorinin kendisi (bir teori olması bakımından) deterministik. Olasılıkları hesaplamamıza yarayan denklemler hep aynı, istikrarlı. Görebildiğimiz kadarıyla Tanrı gerçekten de zar atıyor, ama bu zarların hangi durumda kaç yüzlü olduğunu, bu yüzlerde neler olduğunu hesaplayabiliyoruz. İlginç olan şey, bu atom boyutlarındaki olasılıklara dayalı, kaotik işleyişin, algımız boyutlarında (makroskopik dünyada) kendini böylesi bir kesinliğe bürüyebiliyor olması.

Bütün bu hikayeden çıkarılacak ders nedir peki? Her işin altında beklenmedik işleyişler bulmak mümkündür. Gördüğünüze inanmayın. Ee? Biz bunu zaten biliyorduk...


Ek (5 Haz. 2011): Kuantum teorisinin deney sonuçlarıyla karşılaştırıldığında yadsınamaz doğrulukta tahminler verebilmesi bir yana, teorinin temellerinde (belki daha felsefi denilebilecek) bazı tutarlılık sorunları olduğunu düşünen fizikçiler ve felsefeciler de mevcut.

bir ilişkilenme biçimi olarak faşizm

öğrencilere dayak meselesi herkesin olduğu kadar benim de gündemime girdi tabii, ama aslında başkaya bir yerden daha girdi. herkes psikolokluk yapma yarışına girince de kendi kendime sormadan duramadım "burada psikolojik olan ne var" diye. hatta bunları düşünürken biraz bir şeyler karaladıydım, biraz da gaza geldiydim, ben bunu bir yerlere yollarım diye. sonra yumurta meselesi çıktı, zaten tartışmanın ekseni kayıverdi. dedim bırak.

başlığın havalı olduğuna da bakmayın ya; efendi efendi iki kelam ediyorum.

bir ilişkilenme biçimi olarak faşizm

Başbakan’ın rektörlerle yaptığı görüşmeye katılmak isteyen öğrencilere polisin uyguladığı şiddet medyada yankı buldu. Konu, polisin orantısız güç uygulaması ekseninde konuşuluyor olsa da, unutulmaması gereken bir nokta şu ki, aslında ortada anayasal bir hakkın ihlali var: Öğrenciler Çamlıca’da durduruldu. Bilenler bilir, bu anayasal hak, çeşitli zamanlarda, mesela bazı geçtiğimiz yıllardaki 1 Mayıslarda da askıya alınmıştı, gene güvenlik nedenlerinden. Olayla ilgili şunlar bildiriliyor: Gençler “tuvalet izni” bile alamamış (yani öğrenciler aslında öğrencilik yapmaya devam ediyor, malum, üniversitede de olsa, öğrencinin tuvaletini uygun zamanda yapması beklenir); kadın bir öğrenci “ben hamileyim” demesine rağmen şiddet görmüş ve bunun sonucunda bebeğini kaybetmiş.

Bu olay, birçok yazar aracılığıyla köşelere de ulaştı. Polemiğin bini bir para… “Hamileysen gösteride ne işin var” deme hakkını kendinde gören de var, “gençler, kaçıncı yüzyıldayız, biraz yaratıcı eylemler yapın ya” diyen de. CHP genel başkanı ise “sakın şiddete bulaşmayın” diye nasihat etmiş. Bir başka yazar ise “bunlar patolojik” diye buyurmuş. Hüseyin Çelik’in “bu işi meslek edinmiş kadrolu öğrenciler var” yorumu ise, ziyadesiyle “gençler iyi de çevresi kötü”yü anıştırıyor. İlginçtir, kimse sormuyor bu gençlere (ya da birisi sorduysa da, ben de dahil olmak üzere, bu hırgürde kimse duymuyor, ne soruyu ne de cevabı): “Ne oldu”, “nasıl oldu” ve “neden oldu”.

Hatırlarsınız, Amerika’da 18 yaşından küçük iki genç Counter-Strike oynarcasına okulu basıp arkadaşlarını öldürmüştü. “Benim Cici Silahım”da da Michael Moore, Marilyn Manson hayranı olan bu gençlere fırsatı olsaydı ne söyleyeceğini sormuştu sanatçının kendisine. Marilyn Manson’ın cevabı şuydu: “Hiçbir şey. Yalnızca hiç kimsenin yapmadığını yapar ve onları dinlerdim”. (Gerçi sonrasında Radikal bu damarı keşfetti ve öğrencilerle görüştü.)

Gene de altını çizmek istediğim nokta tam olarak bu değil. Ben, eylemci gençlerin polis tarafından acımasızca dövülmesi haberini, geçtiğimiz günlerde gazetelerde yayınlanan başka haberlerle birlikte düşünmek istiyorum. Bir tanesi, uçucu madde kullanan bir gencin, sokak ortasında vurularak öldürülmesi haberi. Bir diğeri, bir din öğretmeninin eşcinsel olduğunun açığa çıkmasıyla beraber yaşadıkları. Ötekiyse, psikiyatrların da içinde bulunduğu bir grubun, devlet bakanının da katıldığı bir sempozyumda, eşcinselliği yeniden hastalık ilan etmeye çalışmaları. Bunlara bir de, siyah beyaz olduğu için Bursaspor taraftarlarınca bir ineğin katledilmesi haberini eklemek gerektiğini düşünüyorum.

Bunların ortak noktası ne diye sorulabilir: Bir bakın, bu haberler hep, öteki olan, görünmez olmaya zorlanan hakkında. Öldürülen uyuşturucu bağımlısı, devlet tarafından sürülen, erkek tarafından şantaj yapılan, hekim tarafından hasta ilan edilen eşcinsel, katledilen inek. Başbakanın seninle ilgili kararlar almaya gittiği toplantıyı protesto ediyorsan, dayak yersin. Uyuşturucu bağımlısı olarak sokaklarda belirirsen, öldürülebilirsin. Eşcinsel olduğun açığa çıkarsa, işinden olursun, ilişkiye zorlanırsın ve doktorun da sana hasta der. İnsan değilsen, zaten yukarıdaki “eğer”ler bile söz konusu değil; zaten varoluşun insanın varoluşu üzerinden tanımlanıyor; bir gün, açlığın değil de öfkenin hedefi olabilirsin.

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’da bahsettiği bir rüyayı hatırlatmak istiyorum. Rus köylülerinin, güçsüz bir kısrağı, kırbaçlayarak ve acı çektirerek öldürdüğü rüyayı. Köylüler, atı kırbaçlarken bundan delicesine keyif alırlar ve kısrağın sahibi ara ara “Mal benim” der. Kitabın katil kahramanı Raskolnikov, buna çocukken şahit olmuştur. Kırbaç hala bizim elimizde. Toplumun ve doğanın güçsüz kesimlerini kırbaçlıyoruz, solcuları, eşcinselleri, uyuşturucu bağımlısı çocukları, hayvanları. Yüzde 1’i geçmeyen oy oranları olan solculara, cinsel kimliklerini en yakınlara dahi açıklayamayan eşcinsellere, her şey reva görülen tinerci çocuklara, dili bile olmayan hayvanlara, hiç kimseden korkmadan vuruyoruz kırbacı: Rövanşın imkansız olduğuna eminiz. Ne kadar eminsek, o kadar güçlü vuruyoruz.

Faşizm, bir yönetim biçiminden öte bir şeydir. İnsanların ilişkilenme biçimidir, dünyayı algılama biçimidir, bir eyleme biçimidir. Ingeborg Bachmann’ın dediği gibi, iki insanın arasında başlar. İnsanlara korku değil, arzu ve haz vaat ederek güçlenir. Bu yaşananlar gösteriyor ki, mesele sadece polisin orantısız güç (artık o ne demekse, onun sınırları neyse) uygulaması meselesi değil. Farklı olana, eğer acıyamıyorsak, onu öldürüyoruz ya da öldürülmesine göz yumuyoruz. Solcu mu, vur beline, zaten patolojik, zaten eski kafalı, zaten haddini bilmez. Uyuşturucu bağımlısı mı, öldür gitsin, ne yapacağı belli olmaz. Eşcinsel mi, ya hasta ya sapık, pardon, hem hasta, hem sapık. Hayvan mı, zaten eti ve sütü için ölecek, ben öfkelendirdim de öldürdüm, ne fark eder. Normun hükümranlığına hoş geldiniz, marjinal çeşitlerimiz fazlasıyla mevcut, çivili sopalardan bir tane almaz mıydınız?