10 Kasım 2011 Perşembe

A LOSER OF ROCK’N ROLL ve CESUR YENİ DÜNYA

Bir rocker bir parodidir. Rocker’ın isyanı, önce patlamış, sükse yapmıştır: Modern anlamsızlığa verilen büyük bir yanıttır. Eski yanıtın çözülmesiyle ve seksapelini kaybetmesiyle, rocker “ezik” ilan edilmiştir. Rocker’ın cevabı, artık tüketim makinesinin dışındadır. Yeni bir cevaba sarılmak gerekir, bir sonraki cevaba geçmek gerekir; hem yeni kuşağın (çünkü ne olursa olsun rocker’lık bir önceki kuşağın cevabıdır) hem de kapitalizmin yeni bir cevaba, her zaman daha fazlasına, ihtiyacı vardır.

Ancak, bu esnada, olan rocker’a olmuştur: Seks, drugs, rock’n roll içerisinde çirkinleşmiş, sağlığından olmuştur. Deli Dumrul’un ölümle karşılaşması gibidır: Gören gözlerim görmez oldu. Rocker’ın kulakları ağır işitir. Rocker'ın eski cinsel iştahından geriye pek bir şey kalmaz. Ya göbeklenir, ya da aşırı zayıftır. Rocker’ın bedeni, hep ölümle dans eder; ama rocker ölmez, sürünür. İçi dışı bir olmuştur. Makinenin onu tükürmesi gibi, o da kendi geçmişini tükürmektedir her sabah gelen öksürük kriziyle.

Aile ve iş için de çok geçtir artık. Akıllı rocker’lar, geri dönmeyi bilmiştir. “Hakiki” rocker ise geri dönülecek bir ev bırakmamıştır; rocker’lık icabı. Ancak, hem kendi bedeni düşmüştür, hem de imgesi bir karikatüre dönüşmüştür: “Ha, o mu?”. Rocker'ın genç ölmesi gereklidir, en "cool" rocker, ölü rocker'dır.

Rocker, her zaman tek başınadır. Yeni trendlerin peşinden gidenlere ve/veya eve dönenlere, hınç ve aşağılamayla bakacaktır; nostaljiyle beslenecektir.
O yüzden rocker’ın, hayatta kalabilmek için, ya bir mucizeye ihtiyacı vardır (School of Rock), ya da evcilleşmeye (Rock Star). Ya da acı son onu beklemektedir (The Wrestler).

Sözlerimi Motorhead’den bir kupleyle nihayete erdirmek isterim:

You know we ain't too good looking,
But we are satisfied,
No, we ain't never been good looking,
But we are satisfied,
We shoulda opened up a little Whorehouse, honey,
Get a little booty on the side

5 Kasım 2011 Cumartesi

ölüm üzerine -ıı-


‘Devrent Deresine çıvgınlar esti/elimi kolumu poyrazlar kesti/feleğin bizlere böyle mi kastı…’

Halil Abi'yi ilk gördüğümde, 88 senesinin haziran ayında, bizim Cevizli'nin tuvaletlerini tamir ediyordu. Babasına sucu Şeref derlerdi. Eski usul bir belediye çalışanı olarak Şeref dayı, altında Çavdır Belediyesi yazan minübüs ile (ki 77 model bu minübüs, sonradan Hac farizesinde ölüp Mekke’ye gömülecek olan Almancı Eyüp dayı tarafından Belediye'ye hediye edilmişti) sürekli dolaşır, saat-sayaç okumaktan lağım patlak tamirine; bina tesisatından, hayırsız kocalı kadınların ya da dul kadınların hayrını almaya kadar her işe koşardı. Babam onun için belediyenin baba direği, 5 dozerim olacağına bi şeref dayı yeter derdi. Halil abi işte bu Şeref dayının üç oğlundan en büyükleriydi.

Bir 80’li yıllar eğitim-öğretim fenomeni olarak bilhassa taşrada (ve tabii ki Çavdır'da da) derslerin pek çoğu ya boş geçmekte, ya da Eczacılar Matematik derslerine, bankacılar İngilizce derslerine filan ikame edilmekteydi. Sonuç olarak, 90'ların ortasında taşranın gelir düzeyi ve üniversite kontenjanları artana kadar bizim çavdır lisesi, üniversite sınavlarında sıfır çekmeye devam etti. Zaten ne ailelerin ne de talebelerin liseden (zamparalık, kankalık hikayeleri dışında) bir beklentisi olmadığı için, bu durum, şimdiki aileler için olduğu gibi ne medar-ı iftihar ne de kara leke olarak addedilmiyordu.

Öte yandan, işte bizim Halil abi gibi, kimi gençler, biraz zeka, biraz da talihin yardımıyla 2 yıllık bir yerlere kapağı atabiliyorlardı. Halil abi de işte, 87 yılında, Isparta'da 2 yıllık bir bölüm tutturmuş, aile de yoksulluğuna bakmadan, oğlanı belki bir devlet kapısına yerleştiririz diyerek okula yollamışlardı. Lakin Halil abi, abimle konuşmalarından anladığım kadarıyla, pek okulla filan ilgili değildi. Kadınlar, solcular, bir de halk müziği ona daha çekici gelmekteydi. O tarihte ben çocuğum, abim ise ergen; haliyle üniversite görmüş bu zampara insanın maceralarını dinleyeceğiz diye kaç gün ona harç taşıdık şimdi hatırlamıyorum. Lakin, o senenin kışında, babası Halil abi'ye bizim meşhur kasaplardan Pilli Mehmet ile para gönderecek ve pilli mehmet onu okulda değil de, bi kafede kız-oğlan in gibi sigara içip türkü çığırırlarken bulacak, oğlanın okulla bi alakası olmadığını ve diğer manzarayı ayniyle babasına nakledecek ve Sucu Şeref dayı da, Halil Abi'nin ilk köye geldiğinde balta sapını belinde kıracak ve böylelikle Halil abinin tahsil hayatının sonuna gelinecekti.

Sonrasını tahmin etmek güç değil, Halil abi ertesi sene askere gitti. Yakın zamana kadar, askere gideceklerin, askerlik sülüsünü aldıktan sonra (bu fiilen değil ama, resmi olarak askerliğin başlaması anlamına geliyordu) ağanın ambarını taşlaması (bu ambar en sonunda İbrahim Ağa’nın kendi çocukları tarafından yıkıldığında sanırım 90’ların sonuydu, böylelikle bu ritüel de sona erdi) otomobiller ve traktörler hariç bütün tekerlekli taşıtların (at arabaları, el arabaları, römorklar, pulluklar) harman yerine ya da ören yerine, geceyarısından sonra gizlice götürülüp bırakılması ve Fethiye yolunda otobüs kesip, şarap parası için haraç toplanması bir çeşit askerlik ritüeliydi.... Haliyle hem ambar faslı hem de yol kesme maceralarından sonra, askerler evlerinden jandarma tarafından toplanıyor-birkaç göstermelik tokat, bir kısım da şinav-barfiks-mekik egzersizinden sonra serbest bırakılıyorlar, bu toplanmayla birlikte resmiyet de fiiliyata dönüşüyordu. Burası da baya ilginçtir aslında çünkü, bu gençler kanun önünde “zorbalık” yapıyor olmalarına rağmen, askerliğe ilk adımlarını, yaşayacakları çilenin bir çeşit tazmini olarak, orduya ait olan ayrıcalıkların (hukuk tanımazlık ve bir zamanlar köylüye kök söktürmüş olan ağanın ‘tanrısallığı’na meydan okuyarak) karnavalesk bir gelip geçicilikle de olsa, tadına bakarak atıyorlardı..

Diğer devreler gibi HAlil abilerin devrede, en az iki kere, nezarete düştüler, ağa ambarını taşlamak ve yol kesmekten. Bir akşam ağanın ambarını taşladıktan sonra, bizim meyhaneye gelmişlerdi. Bi tek Zülfü'nün on yılın ezgisi kasedi, Selda'nın Yürüyorum Dikenlerin Üstünde’si, bir de Ahmet KAya'nın An gelir albümleri piyasada bulunurdu. Ferhat Tunç bile sanırım düşmemişti daha piyasaya. 12 Eylül öncesi, türküler-besteler, bilenlerin hafızasında vardı (ki mp3 ve youtube denilen teknolojilerin en büyük hayrı herhalde, 12 eylül öncesi ve sonrasındaki ayrımı en azından müzikal manada ortadan kaldırmasıdır bana göre) . O akşam işte, eskilerden söylediler, babamın da kafası güzel, bi de gençler ağanın ambarını taşlamış; bugün her şey serbest dedi babam. Sonra bunlar, sonraları ezberleyeceğim bi sürü Zülfü Livaneli, Ali Asker türküsünü (Ki Ali Asker'i hiç duymamıştık daha) saz, darbuka çalıp söylediler. Tuhaf bi akşamdı. Gençlerden birisi, ki şimdi kendisi Amerika'da ve bel fıtığı olmuş, sanırım ismi Ali Abi'ydi; Halil, Zülfü'den Hoşgeldin Bebek'i çalsana dedi. Halil Abi de, O'lum, Mehmet Abi'ye ayıp olur, hem de o bağlamayla çalınmazki gibi şeyler söyledi. Sonra, ısrar edenler oldu başka, Halil Abi biraz bağlama tıngırdatıp, en sonunu söyledi "Hoş geldin bebek yaşama sırası sende/ senin yolunu gözlüyor/sosyalizm filan" Bu benim belki sosyalizm kelimesini ilk duyuşum değildi; ama meseleyi siyasal bir proje olarak ilk idrak edişimdi herhalde.

Sonra askere gittiler, Halil Abi'yi üç-dört ay kadar sonra, kolu alçıda teyzeoğullarının dondurmacı dükkanında, mutsuz mutsuz otururken gördüm. Tam anlamıyla yıkılmıştı, abi nassın dedim. Valla Osmanım kötü dedi. Kolunun hikayesini anlattı, hava değişimi almış, Tunceli'deymiş, Tikkoculara karşı mücadele ediyorlarmış, bu ağırına gidiyordu. Hatta, üç gün bir gerillayı kovalayıp, en son bi çam kütüğünün ardında, mermisi tükenince, öldürmüşler... Tikko'nun hızlı zamanlarıydı, ve yüzlerce efsaneleşmiş gerilla hikayesi Dersim’in vadilerinde demlenip, İstanbul’un Ankara’nın sokaklarına karabasan gibi çökmekteydi… Halil abi solcu olmasına solcuydu, lakin, babası tipik bir sağ-muhafazakardı, kardeşlerinden ortancası Ali Abi, Kahta Nakşibendilerine sufi olmuş; en küçük KArdeşi Sudrettin ise alperen ocaklarına girmeyi tercih etmişti. Diğer akrabaları da genel olarak, MHP'liydi. Bi tek HAlil abi vardı o ailede solcu.

Her neyse, Halil abi geldi askerden. Biraz zaman geçti, heralde 90 senesinin yazıydı, bi akşam abimin yanına geldi, Mustafa bu gece yengeni kaçırcaz var mısın dedi. Abimde olur abi tamam dedi. Abim sadece şoförlük yapacak, bizim 80 model beyaz bi reno-station araba var, her sabah dağdan kebaplık oğlak getiriyoz, haliyle içi teke siyeği ve oğlak boku kokuyo; ama Halil Abi için imkanlar kısıtlı, çalacak kapı az. Dükkanı, gece 12 civarlarında kapattık. Babam yattıktan sonra, anahtar zaten bizde olurdu, arabayı eski evin ordaki yokuştan aşağıya salladık, ben binmedim, abim duyulmayacak kadar gittikten sonra, arabayı çalıştırdı, farları yaktı, bastı gitti. Yukarıdan Halil Abi'yi amcasını, babasını ve onların yedeğindeki iki tüfeği yüklenip Dengere'ye varmışlar, yenge çıkmış, alıp kaçmışlar. Temiz iş sorun çıkmadı. Ben dışarıda bekledim, abim geldi yattık… Düğün oldu gittik; HAlil abi'nin içi içine sığmıyordu... Babamsa abimle bana gösterilen hürmete anlam vermekte güçlük çekiyordu...

Sonra biz Antalya'ya gittik, Halil Abi köyde tesisatçılığa filan devam etti. Üniversiteli gençlerle, kitaptır kasettir derken, biraz daha işi ilerletmiş. 94 seçimlerine blok olarak giren ve ÖDP'nin önceli olan Birleşik Sosyalist Parti'ye çalışmaya başlamış. Bu yüzden, evde kaç defa kardeşleriyle birbirlerine silah çekmişler ama her defasında babaları ağızlarına basmış şamarı, susturmuş bunları. Bizim de kepezaltı macerası yavaş yavaş alevleniyordu, Halil abi gelip gidiyor,gelip gidiyor. Sonunda bir gün, geldi, dönmedi. Zaten ev var, yeme içme de sorun değil, iyi kötü iş te buluyor; iş olmadığı zamanlarda, parti binasında çay sigara, çalgı çengi derken günler geçiyor. Bu arada, tabi ufak tefek, zamparalık hikayeleri de oluyor... 95 senesi geldiğinde, ortalık epey kızışmıştı, bütün yapılara operasyon olmuştu, cephe, ihtilalciler, köylüler, kıvılcımcılar, herkes ortalama yirmişer kişi Buca'ya paketleniyodu. Biz de halkevinden ve BSP'den ayağımızı iyice kestik, ama Halil Abi haliyle benim köylüm olduğu için görüşüyoruz onunla. Günün birinde, bir ev tuttuk, eğer bir terslik olursa orada saklanacağız. Terslik o ki tam da o sıralar Halil abi evsiz kaldı ve muhtemelen ihbarcılık yapan bi kadını o eve 'attı'. Bu aramızı soğutan ilk hareketiydi. Ardından da, benim eski kız arkadaşıma kur yaptığını gördüm, ki bu da aramızdaki ilişkiyi bitiren son hareketti. Halil abi yüzünden, bize operasyon başladığında o evi kullanamadık, ben ve kimi arkadaşlar bu yüzden kolaylıkla yakalandı. Bu yüzden daha da kızdım, çıkınca selam sabahı da kestim... Ki o da bir kısım talihsizlikler yüzünden Antalya'yı bırakmış, Çavdır'a dönmüştü. Köyde de selamlaşmıyorduk.

Sonra ben, 97 senesinde Bozüyük'e bi fabrika'ya, ailem tarafından gözönünden uzaklaştırılmak için, mutemet olarak gönderildim. 96 senesinde ÖDP kurulmuştu, Halil Abi ve bi kısım bazı arkadaşlar Çavdır'da ÖDP'nin ilçe teşkilatını kurmuşlar ve baya da taraftar toplamışlardı. Eski TKP-Devyol geleneğinin varlığından dolayı, ÖDP Burdur'da bayaa iş yapacağa benziyordu. Ki ilk seçimlerde özellikle Fakir Baykurt'un memleketi Yeşilova ve Burdur merkezde bi hayli oy almışlardı. Durumları geriden geriye takip ediyordum. Sonra günün birinde bir haber geldi; bir eylemden dönen ÖDP otobüsü (Sanırım Ankara'dan Susurluk meselesiyle ilgili bir olaydan geliyorlardı) Burdur çıkışında kamyonla kafa kafaya girmişti. 7 ölü onlarca ağır yaralı vardı. Ölenlerden birisi Halil Abi'nin 5-6 yaşındaki oğlu Şeref Ulaştı. Eşi ölümden dönmüş, sağ bacağı 10 santim kısa kalmıştı; HAlil Abi ise hem çarpmanın etkisiyle, hem de oğlunu kaybetmiş olmanın acısıyla delirdi. Dediklerine göre, olay olduğunda, halil abi cama sırtı dönük bi şekilde şöforün yanında en önde, saz çalıyormuş, o yüzden kamyon tam anlamıyla halil abiye kafa atmıştı. Epeyce hastanede yattı, hafızasını neredeyse tamamen yitirmişti. Bir tek anasını, babasını, kardeşlerini hatırlıyordu, onun dışında gelen herkesi niyeyse bir cinsellik dolayımıyla hatırlıyor; özellikle kendisine iğne yapmaya çalışan doktorlara-hastabakıcılara 'oğlum sizin karınız kimlerle zikişiyor? bana iğne vuracağınıza gidip karılarınıza sahip çıksanıza...' minvalinde şeyler söylüyordu.

Olayı duyunca, ben Halil Abiyi affettim kendimce, zira zaten hafızası sıfırlanmıştı; bir de çok büyük acılar çekiyordu. Köye geldiğim zaman ziyaretine gittim, hatırlamakta güçlük çekti beni önceleri, ölen ortak bir arkadaşımızı (Buca Cezaevinde 95 yılında bir isyanda ağır yaralanıp hafızasını yitiren sonra da ölen Kurtuluşçu Mehmet Kurnaz. Ki büyük bi ihtimalle Kurnaz’ı Halil abi’nin bizim gizli eve attığı kadın yakalatmıştı) sordu her karşılaşmamızda, bi de benim hangi hareketten olduğumu… Puslu hatıraların arasında beni bulmaya, hatırlamaya çalışıyor gibiydi, herhalde hatırlamıyordu; ya da hatırlamak istemiyordu geçmişi...

Hiç bir zaman eski neşesi olmadı, hiç bir zamanda mental dengesi yerine gelmedi, ama zamanla düzeldi, oğlunun kan parasıyla bir ev yaptılar ve o eve yerleştiler. Hole, aynanın yanında, Şeref ulaş’ın zafer işareti yapan, büyük boy bir resmini astılar. Hem Halil Abi, hem de yenge başlarına gelenleri allahın onların günahkarlığına verdiği bir ceza olarak gördüler başlarda… Yenge bayaa bi muhafazakarlaştı, tesettüre girdi ve başını bir daha hiç açmadı.Halil abi de içkiye ve solculuğa tövbe etmiş gibi görünüyordu. Aslında, ikisine de çok müptela değildi ama zaman içinde hafızasına kavuştukça iptilalarına yenik düşse de Yenge tövbesini korudu ve tesettürden vazgeçmedi. Lakin beni içine kapandıkları aile hayatına kabul ettiler ve zaman zaman kendilerini ziyaret etmeme müsaade ettiler. Yazları değil ama, okula gelmeden önceki son kışlarda, ayda iki üç kere ziyaretlerine giderdim. Yenge genelde evde olmaz, eltilerine ya da komşularına oturmaya giderdi. Yalnızca bir kere kendilerini ziyarete gittiğimde, Halil Abiyle birlikte 'bölemedim felek ile kozumu' uzun havasını söyledi yenge, ben giderken de, ‘eski günlerden bi akşam gibiydi, sağol’ dedi. Dediğim gibi, zaman zaman evlerine gittim, ondan öğrendiğim parçaları, kendisine çaldım... Ben çaldıkça şaşırıyordu 'ya bu kadar notayı nasıl aklınızda tutabiliyorsunuz?' diyordu. Oysa Zülfü'nün 'Çırak Aranıyor'unu ya da bizim buraların yöresel türküsü 'Devrent Deresi'ni halil abi'den güzel çalıp söyleyen olmazdı.

Ben, İstanbul’a taşındığım zaman, Halil Abi de eşiyle birlikte Antalya’ya taşındı, bir hastanede hastabakıcı olarak çalışmaya başladı. Antalya’ya bir gidişimde, yanına gittim. Hastane bahçesinde birlikte bir çay içtik. Sonra, bir daha görmedim. Aradan yıllar geçti. Düğünüm için kör Ayhan’la birlikte, davetiye dağıtırken, birdenbire Çavdır’ın bi sokağında karşı karşıya geldik. Hayırdır dedi. Evleniyorum abi, dedim. Ben öyle deyince, “tabi o’lum, zaten burjuvasın, bizi davet etmene gerek yok” gibi bi şeyler söyledi. Yok abi, senin davetiyen de hazır arabada bak filan dediysem de, muhtemelen yoksulluğunu deliliğe vurdurup, gelmem ben küstüm sana deyip gitti… Bu onu son görüşüm oldu.

Geçen kış kasım ayında, Kör Ayhan bir gün beni aradı ve “Sucu Şeref’in Halil, Sudrettin, Halil’in kızı Kardelen ve beraber çalıştıkları bir sekreter kadın öldü” dedi. Trafik kazasında, üçü aynı haneden, biri onların iş arkadaşı dört kişi ölmüştü. İstanbul’daydım. Cenazelerine katılamadım. Sonra gelince başsağlığına gittik. Anlatılmaz bir acı. Üç erkek kardeşten yalnızca ortancası kalmış, Halil Abi’nin eşi 10 yıl arayla iki çocuğunu ve eşini kaybetmiş, anneleri de iki oğlunu ve iki torununu trafikte kayıp etmişti.

Anlattıklarına göre, evdekilere, annelere ve eşlere önce kaza var ölü yok demişler. Lakin, herkes ucun ucun toparlanmaya başlayınca ve hiçbir şey artık gizlenemez noktaya gelince, bir ambulans peydah olmuş ve ellerinde sakinleştiricilerle haneye hemşireler girince, kadınlar mahalleyi yıkmışlar… Sonra, sakinleştiriciler onları biraz sakinleştirmiş ama evin önüne üç tane tabut gelince kıyamet bir daha kopmuş… Cenaze cemaati de baya kalabalık olmuş…

Cenaze defnedildikten sonraki gün, rivayete göre, kocası hayatta kalan Naciye Yenge Halil Abi’nin eşine, yani dul kalmış eltisine, demiş ki “Anakadın sana bi şey sorcam; önce oğlunu, şimdi de kızını ve kocanı kayıp ettin, hiç düşündün mü evlat acısı mı yoksa koca acısı mı daha dayanılmaz…?” Tahmin edileceği üzere, Anakadın yenge öfkeden morarmış, çenesi kilitlenmiş ve bayılmış… Zor olan bu soruyu sormak mı, yoksa yanıtla(yama)mak mı, hala zaman zaman düşünürüm…

Hülasa, Halil Abi öleli bir yıl oldu… Halil Abi ve kızı Kardelen’in, ölümlerinden sonra kardeşi tarafından facebook’a yüklenen (ki cep telefonuyla çekilmiş bu görüntüleri çok aradım, ama kaldırmışlar) Bekle Buğday Tanesi türküsündeki gibi; ömrümüz hala toprağın altında(kilerle birlikte) bizi yeşertecek kar suyunu beklemekle geçiyor; lakin o zamana kadar o buğday tanesi gibi boy vermek için, toprağa sıkı sarılıp, başı dik tutmaya devam etmek gerekecek heralde…

http://www.odp.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=2396&tipi=1&sube=0

http://www.haberturk.com/yasam/haber/569342-bu-aciya-dayanilmaz

4 Kasım 2011 Cuma

Bir Dönem Profili Olarak Yaşar Ayaşlı'nın "Yeraltında Beş Yıl"ı

İstanbul'a son gelişimde, yayınevindeki arkadaşlar, hararetle kendi aralarında, Yaşar Ayaşlı'nın Yeraltında Beş Yıl kitabını tartışıyorlardı. Onlara göre, kitap hem ruhu hem de argümanları bakımından oldukça problemliydi. Merakla kitabı okudum. Gerçekten kitabın yayınlanmış olması pek çok bakımdan skandal, yazarın argümanlarından, aleni verdiği isimlere, yayınlatmak için seçmiş olduğu yayınevinden, kendisini koyduğu yere kadar, kitap pek çok bakımdan solcu magazini görünümünde... Lakin kitap tersten bir okumayı hak ediyor, zira, 80'ler ve 90'ların efsanevi örgütü TİKB (anlatılanlar doğruysa, ki öyle görünüyor) aslında bir arkadaş çevresiymiş ve aralarındaki gerilimler, bizim Hisarüstü - SBK ahalisinin yaşadıklarından çok da farklı-fazla değilmiş.
Öte yandan, bu hareketin özneleri belirli bir noktada (özellikle kitabın yazarı için bu çok belli) devrimci hareketi kendileri ile özdeşleştirmişler. Aslında bu epey faydalı bir şey olabilecekken, büyük bir megalomani üretmiş ve bütün direniş hikayeleri, aslında büyük ego anlatılarının parçaları haline gelmiş. Bir de 84 ve 96 ölüm oruçlarına ilişkin yazarın görüşleri epey ilginç ve mantıklı geldi bana. Bütün bu süreçlerde, ölüm oruçlarının lokomotifliğini yapan DEv-Sol ölüm orucu meselesini, bütün problemleri çözecek bir simya taşı ya da devrime hüviyet kazandıracak bir ab-ı hayat olarak ele almış.
Neticede, bir kere daha gençliğimize aslında bütün bir proleterya ya da örgütmüş gibi kendini lanse edebilmiş bir kaç insanın ve onların nerede hayal nerede gerçek nerede mitoloji nerede ideoloji olduğu seçilemeyen düşlerinin yön vermiş olduğunu görmüş olmak, hem güzel (çünkü bu rüyanın belirli bir kısmını birlikte gördük) hem de çirkin (bu hayalin büyük bir kısmında kandırıldık)....
Hülasa, Ne Yapmalı, Nasıl Yapmalı derken, bu kitabı Nasıl Yapmamalı ve ne olmamalının hikayesi olarak okumak iyi olabilir...

Bir Dönem Profili Olarak Yaşar Ayaşlı'nın Yeraltında Beş Yıl-

24 Ekim 2011 Pazartesi

kafanın karışma biçimi üzerine..

1-Bence, Orko'nun öyküsü, bir öykü olmasına rağmen, kurucu bir metin olarak okunabilir. Birinci bölüm, yani metroya kadar olan bölüm, ideolojik arkaplanımızı boyayan cosmopolit istanbul kültürü ile dopdolu. Bence bu çok önemli. Devrimciler (ben böyle diyeceğim izninizle) fiziken, ruhen, ya da kendileri orada olmasalar bile mental olarak, İstiklal'de yaşıyorlar. Yeni bi şey değil mutlaka ama taksim'e çıkmak-istiklal'de gezinmek meselesinin hayatımızda neden bu kadar hayati bir yer işgal ettiğini bir kere daha düşünmek gerekiyor.
Ki Turgut'un, İstiklal, Dolapdere macerasının memnuniyetsizliklerle dopdolu olması, kendini buralarda sorgulaması, ve metinde hissedilen gönülsüzlük, ritmsizlik belki buradan düşünülebilir.
2-Yazının metro'da geçen kısmı, bence daha bir öykü gibi. Mental olarak daha anlaşılır, hissedilir. Gerçek anlamda bir dönem fotoğrafı. Bu bakımdan, ben burayı daha önceki dönemlerle karşılaştırmaya müsait bir metin olarak göreceğim.
3-20.Yüzyıl, modernliğin mucizelerinden çok umutluydu. Tren kalkınma eğrisinin sürekli yükselen çizgisinin üzerine raylarını döşemişti. Ne var ki, iki dünya savaşı, isyanlar, lokal savaşlar, yaşamın ritmi ve her şey kötü gitti. olmadı. Şimdi artık, tren istasyonlarında el sallamanın lirizmi yerini, Matriks üçlemesinden bu yana, metro tünellerinde, tramvayın altında kalınarak ölme epiğine bıraktı.
4-Trene (ya da turgutun binemediği gibi, taksiye) binemeyerek bir yere gidilemiyorsa. Gidilecek bir yer yok demektir. Öyleyse, yani şöyle demek mümkün olur mu ki. Geçmişini bilmeyen toplumların geleceği olmaz; tersine çevirirsek, gelecek yoksa, yaşanmışlıkların anlamı da yoktur (hatırlayınız, Turgut'un ösym'ye hayır mitingi). neo, metroda tıkılı kalmıştır, acaba onu arasattan çıkaracak bir tren gelecek midir?
5-Geçmişle gelecek yoksa, şimdiyi anlamlandırabileceğimiz yer neresidir o zaman? Bence, tıpkı Turgut'un 'hırıltılı sesinde' gördüğümüz gibi, içe dönük yıkımlar ve mutlak bir ızdırap. Ki, bence buradan Kafka'ya bağlanıyoruz. 20.yüzyılın ilk yarısında felsefeye marksistler ve Bertrand Russel gibi yandan yemiş materyalistler yön verdiler. Bir yere gidilecekti, mesele buydu. Kafka ve Benjamin de bu yıllarda yazmış olmalarına rağmen, sinek vızırtısı gibi kaldılar. Oysa modernite onları haklı çıkartmak için elinden geleni yaptı. Ne marksistler, yangın alarmını doğru duyabildiler, ne de babalarımız onlara bir türlü gönderemediğimiz mektupları doğru okuyabildiler. varoluşçular ve yapısalcılar tüm itirazlarına rağmen, trene tapmaya devam ettiler. Şimdi ne tren kaldı, ne ray, ne de yakıt. Taksiye de binemiyoruz. Sonsuzluğun kıyısında heralde bi tek, Kafka okunur. bu dönemin felsefesi ne kadar istemesek de (ya da gönüllü olsak da) bence kafkaesk olmak zorunda.
6-Aydınlanma edebiyatı, Zola-Hugo vb.., eğer kiliseyi mantıklı hale getirirlerse, toplumun kurtulabileceğini düşündüler. Toplumcu gerçekçiler de sermayenin imhasıyla benzer bir şeyin mümkün olacağını düşünüyorlardı. Yani total bir değişim imkanı vardı. Zaten Marks ve Engels de edebiyat üzerine yazdıkları yazılarda, Zola, Hugo, Floubert gibi yazarların gerçekçiliğini takdirle anmışlardı hep. Sovyet edebiyatı, gorki vb.. de bu yoldan ilerledi. 12 Eylül'e kadar, bunlar birlikte okundu, ne var ki 12 eylül'den sonra, 12 eylül öncesinde marjinal kalan, terörizm kitapları, Sabırsızlık Zamanı, Dostoyevski'nin Ecinnileri, bireysel kahramanlık hikayeleri, teşkilatların best sellerı oldu. Bunun kadro tipolojisiyle bir alakası vardı aslında. Belli bir erginliğe erişince, her devrimci, davası için şehit düşecek. "madem ki biz partizanız/zincirin ilk halkasıyız/erken öleceğiz seninle biz". Fakat, kelleyi bedavaya vermeyecek, gitmeden önce ya da giderken, kendisiyle birlikte mümkün mertebe kenefi musalla taşına yatıracak. Turgut'tan önce, zaten toplumu bırakmıştık, artık kendimiz vardık. Fakat, Turgut'ta görüyoruz ki, Turgut aslında bir serdengeçti, lakin yalnız ölüyor, üstelik (bir kere daha söylemek de zarar yok) gayet kafkaesk ve üçüncü sayfaya konu olacak bir ölüm.
7-Peki, Turgut neden böyle ölmeyi seçmiştir. Rus nihilistlerinden kafkaya bir yol var mı?
8-Bana var gibi geliyor. Ve böyle bir şey mümkünse, hakikat ile mutlak doğru arasındaki çarpışmadan çıkacak gibi görünüyo.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Eve Dönmeden: Turgut'un Evsiz İdealleri



Kafası rahat olmayanlara diye başlıyoruz Turgut'un hergününe damga vuran bu işten eve, ofisten odasına dönme ızdırabına. Üniversite yeni bitmiş, anılar hâlâ taze, yüzeye yakın. 'İşte ben buradayım', 'arkadaşlık, siyaset, sanat ne ararsan burada buldum' diyebildiği anda üniversite bitmiş. Belirsizlikler... nereye doğru nasıl yol alınacağı artık garantide değil. Ofisinin yer aldığı Tarlabaşı’ndaki ilk karşılaşmada da muhtemelen bundan bir önceki en yoğun belirsizlik anı yüzeye çıkıyor; ÖSS ve liseden ayrılıp üniversiteye başlamak. Birden hatırladığı Hatun Abla'nın ÖSS'ye giren oğlu, ki ismini bile hatırlayamıyor, tam da Turgut'un kendi belirsizliğine vereceği bir cevabı olmadığı için kendi hayatının belirsiz anlarının hatırlatıcısı olarak çıkıyor karşımıza. Nitekim 6 sene öncesinin ÖSS'ye Hayır yürüyüşündeki yersizlik, üniversiteye yerleşmemiş olmanın benzer hisleri bir flashback ile anlatılıyor: "Şimdi kimle yürüyeceğimizi biliyoruz sanki?"

İşte buradan sonra Turgut, eve dönme fantezisiyle odasına gitmek istememek ile Beyoğlu'nun karmaşık, fırtınalı sosyal atmosferiyle ilişki kurmak arasında bir kavga başlıyor. Burada eve dönmek bir kaçış fantezisini; gideceği ve yalnız kalacağı odası Turgut'a bir yandan yalıtılacağı bir fiili odayı bir yandan geri dönmek istediği hayali huzuru hatırlatıyor. Tam da Beyoğlu'nun kentsel dönüşümüne muhalefet etmekle suç ortaklığı yapmak arasında saf ve masum kalamadığını farkettiğinde en kısa yoldan; mümkünse yalnız kalabileceği taksiyle, bekleme yapmadan, trafikten kaçarak odasına dönme arzusuyla doluyor. Belki de taksiciyle kuracağı yakın sohbet onu rahatlatacak. Kendi suçluluğunu da eski solcu patron Ulaş Bey'de kişileştiriyor; işte orada suçluluk abidesi bir solcu patron; idealler yerini korkulu kabuslara bırakıyor. Suçlulukla yüzleşmenin karşısında odasına, duvarında kendini evde hissettiği dönemden kalma Mecidiyeköy Ahali Hatırası posterine kaçıyor Turgut'un zihin akışı. Hatta "çirkin bakışlarını kadınlardan alamayan dayı ile aynı günahı paylaştığını" farkettiğinde, bırak taksiyi, odasına ışınlanmak istiyor zaman-uzamın tüm fiili sınırlarından koparak.

Sosyal yalıtılmışlıkla mücadelenin tek yolunu fiili gerçekliği olmayan bir hayali eve dönmek yanılgısıyla eş tuttuğunda Turgut'un açmazı iyice belirginleşiyor. Tabi öykünün trajik devamında bu hayalin yaklaşıldıkça kabuslaşan gerçekliğini görüyoruz zira Turgut odasında tecrit olmanın huzurlu olmadığını da biliyor. Odasına her dönmek istediğinde bir şeyler onu alıkoyuyor, mecbur kaldığı odaya dönüş yolu her adımda daha korkunçlaşıyor. Kafasındaki sesler giderek yükseliyor. Tam da kafasındaki seslerden kaçmak için müzikçaları kulağına taktığında anlıyoruz neden zorlandığını; dinlenecek o kadar çok müzik var ki "shuffle rules", o kadar kitap var ki bir tane bile seçilip okunamıyor. Birlikte-varolabileceği bir yapı yok Turgut için; ortak metinler, paylaşılan müzikler yok. Fiziksel olarak odasına dönüp yalnız kalsa bile, bu yalnızlığını paylaşabileceği simgesel bir çatısı yok Turgut'un.

Bir yandan yalnızlığı yalıtılmışlıktan farklı kılacak bir çatının eksikliği, bir yandan da Beyoğlu'nun çoğulluğu içinde mücadele edeceği bir birlikteliği, dalgalı denizde denizcilik yapabilecek bir takanın yokluğu. Ne odasına dönebiliyor Turgut, ne de Beyoğlu'nda kalabiliyor. Ara-mekânda huzursuzlaşıyor gitgide. Gözün gözü görmediği bu karmaşa içinde Turgut kendine bir yer açmak yerine, ona halihazırda verilmiş olan fiziksel mekâna; odasına gitmek zorunda. Yarın iş var ve iş-dışı dünya ona ümit verecek bir yapıdan yoksun.

İstanbul'un beyaz yakalı sıradanlığına hapsolup karada kalmak, denize açılıp açılmama tereddütleri ile açık denizlerde geçen idealist öğrencilik yılları arasındaki uçurum fazla büyük; halbuki okunacak kitaplar, dinlenlecek müzikler, yapılacak devrimler vardı. Bunlar öğrencilikte kaldı diyip geçmek bir seçenek değil; vazgeçilemeyecek kadar hakiki ideallerdi bunlar. Fakat bu idealler üniversitenin bitimiyle çatısız kaldı. Ne iş yerinde, ne de gece uyumaya dönülen o odada yaşam bulabilir; o ideallere bir sığınak yaratamayan Turgut, günahlardan arınmış huzurlu bir eve dönme fantezisi ile odasına dönmeye direnmesi arasında sıkışıyor. İş yerinin ızdırabını herkes ile paylaşan Turgut, iş dışı hayatına da idealleriyle sığınabileceği bir yer bulamadığında işin, zorunlulukların ızdırabı tüm hayatına yayılıyor. Onlardan kaçmanın ya da onlara direnmenin gerçek ihtimalleri birer birer daha da uzaklaşıyor. İdealler açıkta, sığınaksız kaldığında dönüp Turgut'a saplanıyor.

Peki geriye, geride kalmış huzurlu bir eve dönmek mümkün mü? Üniversiteden hiç ayrılmasa mıydı? İdealizmin, masumiyetin mekanlarını terk edip suçluluğun, mecburiyetlerin dünyasına girmek ızdıraplı olsa da, odasındaki yalıtılmışlığa veya geçmişte kalan o huzurlu eve dönmeden idealleri sürdürmek neden mümkün olmasın. Bir-aradalığı keşfeden, düşünsel ve edimsel, ideal ve maddi alanlar açacak bir yapı kurmak,  anne-babanın, üniversitenin koruyucu duvarlarından çıkıp, geçirgen duvarlarla örülü yeni bir sığınak yaratmak; kolektifliği kurmak, yalıtılmışlığa karşı koymak gerekiyor. Kurulacak bu ara-mekânda masum kalmak imkânsız, kafalar artık hiç rahat olmayacak. Ufuksuzlukta çıkılan belirsiz ve mütevazi bir yol; ama ufak da olsa küçük bir takayı birlikte inşa etmek, içine atlayıp yol almak lazım. İşte Turgut'un kafasını rahat bırakmayan idealler, paylaşıldığı, dışsallaştığı takdirde kurulacak yapının tahtaları, çivileri olacak. Yaşadığı ızdıraplı zihin akışı da ancak öteki zihinlerle bir-aradalığını keşfederse hayallerden çıkacak maddi dünyada karşılığını kuracak. Eve dönüşün imkansızlığını tanımak, yeni bir sığınak kurarak bu imkansızlığı yeni ihtimallere yorarak aşmak gerek.

Kurulacak yapı eldeki malzemeye göre. Belki ufak bir taka inşa edilecek işbirliği ile. Deniz çok dalgalı, ufuk muğlak, açık deniz fırkateynlerle dolu olabilir. İdealleri maddi hayatla çelişen Turgut ise karada durmuş, açık denizdeki fırkateynlerle hayali kavgalar ediyor. Subaya atmak istediği omuzu ancak cansız turnikeye atıyor zira taksiye binip dönüş yolunun sıkıcı sahnelerinden kurtulamadığında yine o son metroya mecbur kalıyor. Mecburiyet iyice çığrından çıkarır onu çünkü ideal dünya zorunlulukarı tanımaz; mecburiyetlerin zihinde ağırlaştığı anda o metro turnikesi kocaman bir duvara dönüşür imgesel düyasında. Zorunludur yaşamak, sıradan zorunluluklarla doludur, fakat Turgut sıradan yaşamak istemiyordur o anda; gazeteye en kısa yoldan, trajik ölüm hikayesi ile üçüncü sayfadan girmiştir. Belki de muktedir fırkateynleri patlatan epik bir canlı bomba hayal etmektedir; tam da yetişemediği epik ideal, bombayı Turgut'un elinde, metro altında kalarak ölümünde patlatır. Eve dönüşün imkânsızlığı ile eve dönmeden yaşamayı öğrenmemiş olmak arasında kalınca, tek çare kendini yok etmektir. Kendini hayali bir şüpheli bombacı karakterine büründürür ve terörizm karşıtı uygulamalara yem olur. O uygulamalara karşı yaşama ihtimali ebediyen son bulmuştur.

Can Evren




18 Ekim 2011 Salı

ölüm Üzerine -I-


Mevsimlerin değiştiğini, insanlar nasıl fark eder acaba? Her zaman bunu merak etmişimdir. Bana göre, önce kokular değişir. Bir de sesler. Yazın, taşrada, havada inanılmaz zengin bir aroma vardır. Rüzgar, kızaran bostanların, kavunların, kokusunu, boklu derelerin üzerinde gezdirdikten sonra, ilkbaharın son günlerinde bilmem nerelere sinmiş olan iğde çiğdemlerinin kokusunu gizlendiği yerden çıkartarak, saman tozlarının ve içi alınmış nohut çiçeklerinin kuru kabuklarından sızan iyot kokusuna ekler. Ne var ki, bu zenginlik, anason hasadına kadar sürer. Sonrası malum, bütün kokular, anason kokusuna yenik düşer ve bütün kasaba ağustos ayından sonra, akşamdan kullanılmış rakı bardağı gibi kokmaya başlar... Kışın kokusu yoktur. Güz ise çürümüş samraların, gübrelerin kokusu ve bıçkı motorlarının amansız sesleriyle birlikte gelir. Güzün de aslında pek kokusu yoktur, (küsbe ve çürümüş samraları saymazsak) havalar birden soğuduğu için, sabah yeli de soğur ve burundan çekilen nefes beyne doğru yol alırken, bütün dokuları üşütür. Bu olayın bir kokusu yoktur belki ama tuhaf bir duygusu vardır. İşgören parmaklar burun delikleri, kulak kepçeleri ve el üstleri hafiften çatlamaya başlamıştır, tıpkı , bir köşede buralanan rüzgarın köşeye sıkıştırdığı ve bir süre sonra zamanın tozlarına eklenecek olan asma yaprağının dokusu ve tıngırtılı sesi gibi kırılgandır artık ten. İşte gene böyle bir serinlik, böyle bir rüzgar, böyle bir yaprak ve böyle sepya renkli ışıklar saçan bir eylül sabahında; Kepi İsmail'in oğlu ölmüş denildi. Oğlanın ağır yaralı olduğundan haberdardık, hatta, akşamdan abisini arayıp, durumu hakkında bilgi almıştık. Neticede sabaha çıkmak nasip olmamış. Üç derin bıçak yarası, altı - yedi tane çizik kabilinden boğuşma izi.
Bunda iki yıl önce köyün en fakir ailelerinden birisinin 15-16 yaşlarındaki kızlarının hamile olduğu duyuldu. Kız biraz safça, samıt (lâl) bir kız. Muhtemelen bir sürü erkek onu kaldığı özürlüler okulunda istismar etmişlerdi. Buralarda da bu olay bir şekilde duyulmuş, ve muhtemelen bazı ergenler, buluğ arzularını bu kızcağızın üzerinde deneyimlemişlerdi. Kızın komşularından bir kısım ergen, karakola alındı sigâya çekildi. Kız içlerinden birisini 'bebeğin babası olarak' teşhis etti. Sonra teşhis edilen oğlan da reşit olmadığından ve aile de asla bu gayr-ı meşru çocuğu kabul etmeyeceklerini duyurduklarından, oğlan bir süre tutuklu kaldı ama ilk DNA raporlarında suçsuz çıktığı için, serbest bırakıldı. Malum küçük yer, oğlanın başı belaya girmesin diye, Antalya'ya kaçırdılar, bir atölyeye çırak olarak soktular. Kepi'nin oğlu işte, son gününde gene bu atölyeye gitti, öğleye kadar çalıştı, öğle yemeğini yedi. Öğleden sonra, saat 3'teki çay molasına kadar tekrardan çalıştı.Dükkandaki kamera, onu en son katiliyle birlikte çay içerken, mola masasında kayıt etti. Birlikte kalkıp, alt kattaki işliğe indiler ve aşağıda ne yaşandı bilinmiyor. Lakin, katil iki gün sonra teslim oldu. Bıçağı teslim etti, 'anama-avradıma küfür ettiği için vurdum onu' (o da 17 yaşında ve bekar bi oğlan çocuğu) demiş teslim olduktan sonra.
Haber geldikten sonra, haliyle cenaze evini ziyarete gittik. Daha cenaze yok, otopsi için adliye ekibi bekleniyo; günlerden cumartesi, otopsi için bekleyen onlarca cenaze varmış. Neyse ki, maktulün akrabalarından birisi, hastanede odacı mı ne, 'çok şükür' onun sayesinde, Kepi'nin oğlunun otopsisi öne alınmış. Defin, öğle ile ikindi arasına yetişebilecekmiş....
Eskiden, köyde cenaze olunca, komşular, yabandan gelenler aç kalmasın, acılı ailede bu işlerle uğraşmasın diye, cenaze evine siniyle yemek taşırdı. Mesela annemin standart bi menüsü vardı. Şehriye çorba, patates kızartma, yoğurt, salata bi de artık o gün evde yenecek ne varsa... Bir de sinideki yemek kaç kişilikse o kadar da kaşık. Bu yüzden, bizim kaşıklar, çatallar hep boyalı olurdu. Annem 'bellik' derdi...Artık böyle bir şey yok. Aile, yemek meselesini de çözmek zorunda malum 'laf' olur. Bu da herhalde modernliğin feodal görünümlerinden birisi daha. Evin önünde bir temele yaslandık, bir yandan bunları düşünüyorum bir yandan, ailenin bundan sonraki yaşamı nasıl olur onu tartıyorum kendimce. Aile yoksul, baba kanser, ortan oğlan meczup, büyük oğlan kasap, küçük oğlan ise maktul, otopsi sırası bekliyo. Erkekler, tedirgin tedirgin oturuyo. Kadınlarsa, herhangi bir beşerin hançeresine sığmayacak çığlıklarla ağlaşıyorlar. Her gelen olduğunda, hıçkırıklara boğulmuş, sönümlenmeye yüz tutmuş yas, yeniden alevleniyor, 'bakamadık mı sana, köpekler gibi attık mı seni, sana damat elbiseleri alacaktık, gücenme oğlum bize, küsme e mi..' hıçkırıklar, öğürmeler arasında bir kere daha başa sarılıyor.
Sanayi tipi ocaklar komşunun bahçesine kurulmuş, kazanların altı harıl harıl yanıyor, bir yanda yaslar tütüyor, bir yanda şehriyesi tereyağıyla kızartılmış pilav buram buram kokuyor, rüzgar kuru bi asma yaprağını yakasından tutmuş, yaprağı bir köşeye sıkıştırmış bırakmıyor... Tıpkı ailenin yakasına yapışan fakirlik gibi, silkeledikçe silkeliyor yaprağı... Onları yoksulluğun yakasından, ölüm gibi (hele ki genç ölümü gibi) mutlak bir duygu bile kurtaramıyor. Mahallenin kadınları ve yakın akrabaları saymazsan, pek gelen giden yok... Burada ne siyasetçilerin rıza devşirmek için arz-ı endam etmesine, ne de tüccarların bağlantıyı korumak ya da geliştirmek için görünür olmasına gerek var.
Hülasa cenaze geldi, namazına yetişemedik ama, cenazesine katıldım ben, çok kalabalıktı, ilk defa bizim köyde bi cenaze omuzda değil, arabayla götürüldü. Otopsiden ve yaralardan dolayı dediler. Sonra Enver Hoca, ki bizim imam nikahını kıyan, çocukluğumuzda bize elif-ba öğreten imamdır, o inanılmaz duygulu sesiyle yeri göğü titreten duasını etti. Ardından elham okundu, cemaat dağılırken, mezara üç avuç toprak attı, kapıdan tek sıra merhumun yakın akrabalarıyla helalleşilerek geçildi. Geride Enver hoca, merhum ve aralarındaki talkın kaldı.
Olayın arka planını abisine sordum sonra, inek kestiğimiz bi günde, aralarında ne geçtiği tam olarak bilinmiyomuş katille; olaydan bir gün önce ikinci dna sonucu gelmiş ve oğlan kesin olarak temiz çıkmış komşu kızı meselesinden ve oğlan öldürüldüğü günün kuşluk vakti, adadıkları adağı kesmişler meğer 'ne yapsak olmadı' diyor. Ameliyat esnasında 70 üniteden fazla kan vermişler, her şey olmuş ama karaciğerin ardında bir bağ varmış orayı çözememiş doktorlar, abisi ameliyat çıkışı kardeşini görmüş, yüzü bembayazdı abi bir de gözünde bi damla yaş vardı diyor. bu içine çok oturmuştu bir de naaş geldiğinde çocuğun yüzünü anasına babasına göstermemişler, gene otopsiden dolayı, diyo ki 'anam babam, konu komşu, bizim oğlanı güzel hatırlasınlar istedik...'
Ben, rahmetliden çok hoşlanmazdım, yalan değil, en son iki ay kadar önce bizim yeni mekanın arkasından bostana doğru yürürken, onu bi motosikletin üzerinde görmüştüm, saçlarını özenle taramış, jöleleyip parlatmıştı, üzerinde beyaz bi tişört, bir de kot-mont takım vardı; öğle güneşi derler ya resmen parlatmıştı oğlanı.... İlk bakışta bilemedim, herhalde, istanbul'a geldiğimden beri görmemiştim, ne kadar değişse de, siması aynı. Tanıdım sonra, içimden 'it herif, yakışıklı olmuş, tabii bu yakışıklılıkla elin gariban kızının başını yaktı..' diye düşünüp, yüz çevirdim, tanımazlıktan gelip, selam vermeden yürüdüm. O da beni tanıdı, elbette neler düşündüğümü tahmin etti, 'çok da sikimdeydi' dercesine motoru gazlayıp, hafifte kazıtarak lastikleri, bastı gitti...
komşu kızıyla aralarında ne geçti, bilen yok. Belki de kız oğlanın yakışıklılığından dolayı, karnındaki talihsize baba olarak onu seçti, zaten de bir arada büyümemişler miydi? Sonuçta, ben de, bütün köyde çocuğun hakkını yemiş olduk.Helalleşmek, divana kaldı; şimdi ailenin onunla ilgili son arzusuna boyun eğip, onu o motorun üstündeki bıçkın, ergen, parıltılı ve yakışıklı haliyle hatırlayacağız...