8 Mart 2012 Perşembe
BİR TİYATRO OYUNUNUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Eh, insanın hayatında Taksim merkezi bir yer tutmayagörsün, zihni de ona göre şekilleniveriyor. Söz konusu cümle “ne kadar bohem yaşıyorum yarebbim” gibi duruyor ama illa ki hayra alamet bir şey değil bu. Sağa sola bakıp tefekkür edebilme imkanıyla, o tefekkürün içinde kaybolma arasındaki salınım hali, olduğu yerde duruyor.
Neyse, ekip olarak Mirza Metin’in oyununu, “Disko 5 No’lu”yu izlemeye gittik. Oyun o kadar başarılıydı ki, bir sanat sorusunu açtı önümde. Böylesi oyunlara karşı olduğumu fark ettim.
Zamanında, İsrail’in Filistin’de yarattığı vahşet üzerine bir eposta almıştım. Öldürülmüş, enkaz altında kalmış insanlar, fotoğraflar giderek daha da sert bir hale geliyor; bedenleri parçalanmış insanlar, kanlar içinde, paramparça bebekler. Bir süre sonra, artık zulüm meselesini unutuyor insan, tek bir konu kalıyor geriye: Bir sonraki fotoğrafa bakabilecek miyim? Politik kimlik, bir sonraki fotoğrafa bakabilme cesareti ile keskinleşiyor. Bir sonraki fotoğrafa, daha da vahşi olan ölüme tanık edebildiğin takdirde, politik kimliği keskinleşmiş birisi olarak devam ediyorsun yoluna.
Bir tür uyuşturucu gibi, hep daha fazlasını tüketmek zorundasın.
Oyun, bana bu durumu düşündürdü yeniden. Diyarbakır, Auschwitz, insanlığın imkansızlaştığı yerler. Bu oyunlar, burada yaşanan vahşeti, trajediyi hafızaya kazıyor; unutulmaz kılıyor. Vahşet, oyuncunun bedeninde yeniden beliriyor, izleyeni (beni) yerinden ediyor, geriyor, bedensel tepki veriyorum: İnsanların ne kadar acı çektiğini hayal etmeye çalışıyorum. Orada ne yapılabileceğini düşünmeye çalışıyorum. Ben orada ne yapardım, sonrasında ne yapardım, düşünüyorum, hayal etmeye çalışıyorum. Bütün bedenimde kasılmalar oluyor.
Ancak, ne yaparsam yapayım, ben orada olamıyorum. Ben, o acıya bakan oluyorum her halükarda. Benim sınırım bu. Benim travmayla, sınır ihlaliyle, vahşetle olan boşluğum var olmaya devam ediyor; ama ben bu sefer, oyundan, daha fazlasına bakabilmiş birisi olarak çıkıyorum. Sanatı tüketerek, o boşluğun içinde farklı bir konumda duruyorum.
Boşluk varlığına devam ediyor. Bu ihlal, bedeli ödenebilecek bir ihlal değil. Bu ihlal, tazmin edilebilecek bir ihlal değil. Bu ihlali, ben gidip kendimi feda etsem de, ben bunu yaşayanla bir olamam. Devlet, şiddeti aracılığıyla, benle işkenceye maruz kalan kişinin ilişkisinde bir şeyi kopardı, bizi birbirimize yabancı kıldı.
Oyun aracılığıyla, oyuna bakabilen olmak çabasıyla, bu boşluğu kapatmaya çalışıyorum. Ötekinin gözünde ne oluyor, bilemiyorum. Öteki için bu mümkün mü bilemiyorum.
Tehlikeli kısım burası: Ben boşluğu hafiflettiğini düşünen birisi olarak oradan ayrılma potansiyeline sahibim artık. Oysa, boşluk orada, bütün bunlar yaşandı ve dünya, bütün bunların mümkün olabildiği bir dünya olarak var olmaya devam edecek bundan sonra.
O boşluk içerisinde, ben ne yapıyorum ve ne yapabilirim sorusu, beni bağlayan soru diye düşünüyorum. Oyunun başında, oyuncu ağa asılmış bir şekilde, örümcek ağındaki bir sineği canlandırır, müzik çalar ve oyuncu seyircinin sahneye yerleşmesini bekler. Seyirciler olarak, kendi aramızda konuşuruz o esnada. İyi bir yere oturmaya, arkadaşlarımız arasında bulunmaya çalışırız. İşkence devam ediyordur ve biz oyunda iyi görebileceğimiz bir yeri seçiyoruzdur. O konumun sürekli olduğunu düşünüyorum işte. Oradaki estetik deneyim bu açıdan farklıydı; olduğumuz şeyin, travma karşısındaki konumumuzun zorunluluğunu işaret ediyordu bize.
Bu temel koparılmışlık halinde var olmanın, olabilmenin ahlak olduğunu düşünüyorum. Konuşabileceğimiz yer bu. Bu da bizim travmamız, ikincil travma bu. Devlet, böylesi bir şeyi mümkün kılarak; bizi, analarımızı ve babalarımızı, ve ayrıca çocuklarımızı sonsuza kadar lanetledi. Bakan kişinin yaşadığı boşluk hissi sorusuyla karşı karşıya bıraktı bizi: Psikolojilerimize tecavüz etti ve kurucu bir öğe olarak var oldu. Bu boşluğun kapatılmasına dair bir illüzyon yaratabileceği için tehlikeli buluyorum bu oyunu. Ancak, bu boşluğa rağmen bu konu hakkında politika üretebilmenin erdem olduğunu düşünüyorum. Biz, bu işkenceyi yaşamayanlar ama bilenler, bu bilinçle ne yapıyoruz, ne yapabiliriz? Dönüp dolaşıp yüzleşeceğimiz soru bu.
15 Ocak 2012 Pazar
İYİ ÇOCUKLAR, KÖTÜ ÇOCUKLAR
İsmet Özel, Waldo’da 12 Mart rejiminin kendisi gibi adamları peşinde olmamasını açıklarken, sözü aynı iktidarın peşindeki iki farklı grubun çatışmasına indirircesine nihayete vardırır sözünü. Sf. 95’ten ben bunu anlıyorum. Bunun doğruluğunu yanlışlığını, niyetini bir kenara bırakarak; Osman’ın aldığı sözü bir adım ileri götürmeyi hedefliyorum. İsmet Özel’in yazdıklarında, devrimciler, en az devlet güçleri kadar kuvvetli bir güç (ve belki bir şer odağı) olarak beliriyorsa, başka bir grup için de, devrimciler bir güzelleme nesnesi olageldi: “Onlar hiçbir şey yapmadılar”. Bir diğer versiyonu ise bu sözün: “Onlar kötü hiçbir şey yapmadılar”.
Sonuçta, iktidarla sol muhalefet arasındaki mücadele nedir diye sorduğumda, şunu görüyorum: Çok organize, güçlü, oldukça disiplinli, kendi içinde heterojen bir hali olsa da, gerektiğinde tek yumruk olarak inebilen bir aygıtla; görece güçsüz, kendi içinde polemikleri bulunan, çoğunluk organize olmayan, belki olamayan, sıklıkla eli kolu koordinasyon içerisinde çalışmayan bir güç – güçler topluğu arasında çatışma. Yani, bu bir mücadele, bu bir savaş ve kimse kimseye “iyi niyetli gençler” olduğu için iktidarı vermez.
Öte yandan, iyi niyetli gençler olarak da alıp alabileceğin bir şeyler vardır: En şanslılar ve becerililer için bir bakan müsteşarlığı olur, bir tür üst düzey kamu görevlisi olmak olur. Daha alçakgönüllüler ve millet neferleri için bir kimlik de halihazırda beklemektedir: Belki biraz Robbie Williams, belki biraz Half Nelson, belki biraz Amerikan dizilerinden bildiğimiz, “dezavantajlı” (Ki bu lafı duymak da kullanmak da hep bambaşka bir yabancılık yaratır bende. Sonradan fark ettim ki, sınıf sözünü kullanamayacağın, kullansan ayıp olacağı ya da yeterli derecede bilimsel olamayacağın yerlerde, mesele sosyal hizmet çalışmalarında, “community psychology” makalelerinde, AB projelerinde, ya dezavantajlı demen gerekirmiş, ya risk grubu, ya da “low SES”.) gençlerle çalışan, otoriter ve / ama onurlu, bir şekilde Mahmut Hoca’ya (ve dolayısıyla Gönül Yarası’ndaki öğretmene) çok ciddi bir şekilde benzeyen, siyah okul müdürü olabilirsin. Bu da bir şeydir ve dalga geçilmekten çok saygıyı da hak eder.
Henüz 12-13 yaşında bir çocukken, politik kitaplarla tanışmıştım. Önce Öner Yağcı’nın Turnalar’ı, sonrasında ise Nihat Behram’ın “Darağacında 3 Fidan”. Özellikle ikincisinde gözlerim dolmuştu. Sonrasında Deniz Gezmiş, bir kurşun bile sıkmayan, dağa çıkmayı, dağda yaşamayı bilmeyen bir grup gencin önderi olarak sıklıkla anıldı. Hadi anılmayı geçelim; bu şekilde savunuldu da.
Deniz Gezmiş özelinde devrimcileri, iyi çocuklar olarak anmak, onları bu şekilde meşru göstermeye çalışmak, bir tür burjuvazi iki yüzlülüğü olarak, “tatlı tatlı hadım etmek”ten ibaret değildir diye düşünüyorum. Bu, aynı zamanda, kendisi izleyici olarak kalırken, kendisi bedel ödemezken, dünyanın kendi aleyhine olmayacak şekilde değişmesini ummanın dayanılmaz çekiciliğidir. İyi çocukların, iktidarı iyilikle almasını istemek: Sarı saçlı mavi gözlüyü hatırlamak gibi bir şey değil de ne? İyi çocukların iyiliğini görmezden gelenlere, onları kötüleyenlere kızmak; bir şekilde, onları hem iyi olmakla, hem de çocuk olmakla prangalamak değil de ne?
Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya… Birini devlet kurşun atarak öldürdü, birininse vücudunu parçaladı. Ancak, biyografileri yazılsa da, ne “Hatırla Sevgili”den ihtimam gördüler, ne de bakanlık bültenlerinde atıf aldılar. İyi çocuk masalını bozanlardandılar. İsmet Özel’in senaryosundaki bir yerde de yoktular: İkisinin teorilerinde de, benim bildiğim ve anladığım kadarıyla, ne tepeden inmecilik vardır, ne orduculuk, ne de darbecilik. Öncülük vardır, o ayrı.
Bir süredir, iki ayrı şarkının nakaratı, ağzıma takılmış duruyor benim de.
“I ain’t no nice guy after all”
Ve
“I’m no easy, until I’m, killed by death”
12 Ocak 2012 Perşembe
Gizli Özne
Gizli Özne
“Esas İstanbul burasıymış” dedi
yoldan geçen kadın
ve yoldan geçip gitti.
*Harbiye-Osmanbey, 5 Ocak 2012.
Lise yıllarıydı. Bir gün kulağıma bir duyum geldi. “Emyuen'de bir yazı yazmış. Atalarımı katleden bir ülkede yaşamaktan utanç duyuyorum diyormuş”. Yazıyı ya da sunumu, her neyse, hiç okumadım. Ama aklımda yapışıp kalmış bu sözler. “Ayıp” demişti yatakhaneden biri bahsi geçince. Belki böyle bir yazı hiç yoktur. MUN diye bilinen Birleşmiş Milletler Kulübü üyesi miydi bilmem. Yatakhanede severdik biz MUN-ci ya da Amerikacı laflarını küfür mahiyetinde kullanmayı.
On iki yıl önce, sınıfın en başarısız öğrencisi olduğum orta ikinci sınıfta ilk kez aynı sınıfa düşmüştük. Sınıfın en başarılı öğrencisi idi. Fakat nedense diğer başarılı öğrencilerden farklıydı. Deftere yazarken avcunun terini alsın diye kullanmayı ihmal etmediği mendiliyle, çalışkan İstanbullu öğrencilerden beklenmeyen bir açıklığa, abartılı da bir titizliğe sahipti. Konuşurken faltaşı gibi açılan gözlerini esirgemezdi çalışkan olmayan öğrencilerden. Mendilini ise ihmal etmezdi. Dürüst olmak gerek; güzel ve alımlı bir genç kadındı. Bir lütuf sayılabilirdi esirgemediği gözleri benim gibi çalışkan olmayan öğrenciler için.
İzciler'in ana kanadı Selma Hanım vardı bir de. O yıl tarih öğretmenimizdi. Sınıfa tarihi öğretmekle yükümlü öğretmenimiz. İşte o Selma Hanım'ın bir yazılı sınavı sonrası başka bir ilişkimiz olmuştu. Nasıl olduysa benim 5 aldığım sınavdan 4 almıştı. “Nasıl aldın?” diye sorup duruyordu bana. Çalışkan olmayanlar sınfındaydım halbuki. Benim zeki olduğumu düşünüyordu ya da kendisinin yeterince çalışmadığını. Aldığı 4'ü telafi etmeliydi. Hayır hayır, az çalışması olamazdı sorun. Çok çalışkandı, en çalışkandı. Şaşırmıştım, biraz da gururum okşanmıştı. Hem nadir başarılardan biriydi benim için o yıllarda. Çalışkan kızı alteden zeki çocuk rolünü sevmiştim. Tabii diyememiştim “ilkokuldan beri tarihi çok sever, iyi bilirim” diye. “Dandanakan 1040, Malazgirt 1071, Miryakefalon 1178, Bursa 1326, İstanbul 1453. Anadolu Türk yurdu oldu”. “Yorum yapmanı istiyor” demiştim, “ezber değil”.
Tehcirin üçüncü yılıydı o sene; hazırlık, orta bir, orta iki. Bir milyon yoktuk da eskilerin dediğine göre bir zamanlar üç otobüs kadar varmışız. Bursa 1326'dan İstanbul 1453'e atılanlar, atlayanlar. Anadolu kaplanları değildik de Türkiye'nin aydınlık yüzüsünüz diyorlardı açılış törenlerinde. Tanpınar'dan çok Mina Urgan gibiydi dünya. Robert Kolej, siz seçilmiş olanlar, Türkiye'yi kalkındırıp muasır medeniyet seviyesine yükseltecekler. İzciler'in baba kanadı Türkçe öğretmeni Adil Bey çok önem verirdi muasır medeniyete. Fakat muasır medeniyet denmesine katiyen karşıydı. Çağdaş uygarlık. Takip etmek değil izlemek. Türkçe Off'u okudum dersen çok sevinir, yaz tatilinde okuduğum Halit Kıvanç'ın Kupaların Kupası Dünya Kupası kitabını pek hoş karşılamazdı. Halbuki Halit Kıvanç da izlemek der takip etmek yerine.
Muasır medeniyet için gitmen gerekir, bin yıl beklesen ayağına gelmez. 1326'dan 1453'e ve oradan 2000'lere; yeni milenyuma, ufka doğru yukarı, yukarı ve ileri. Orta Asya'dan Lüxemburg'a doğru, sağdan sağdan. Geriye bakmadan, dönüp özlemeden, düşenle düşmeden. İşte Robert Kolej! Kim çıkardı 1915'i! Öğretmeliydim: 1040, 1071, 1178, 1326, 1453; 1453, 1326, 1178, 1071, 1040. “Karıştırmış olmalı”. Orta ikiye, tehcirin üçüncü yılına geri gitmeli ve tarihten 5 alması için ne yapması gerektiğini iyice açıklamalıydım. “Anadolu Türk yurdu oldu”. İzciler'e de bir merhaba demeliydim; unutmadan söylemeliydim onlara. Selma Hanım'a şairlik, Adil Bey'e tarih öğretmenliği daha çok yakışırdı.
Soğuk tarih odaları erkek yurdu ranzalarına benzer daha çok, deplasmanda oynanan bir futbol maçı gibidir; kavgalı dövüşlü ve çok küfürlü. De-plasman, yerinden olma demek ise Fransızca'dan gelip dilimizi kirleten bu sözcüğün yerine Adil Bey ne önerirdi acaba? “Anadolu Türk yurdu oldu”. Yurdundan oldun ve yurdunda oynadığın deplasman maçlarında kafana çakmak atarlar. Misafirperverlik kanımızda var, ağırlamayı çok severiz Türk Yurdu Anadolu'da. Herkesin Anadolu'dan geldiği yatakhaneler ağır-lar. Yeni geleni yurda kabul etmek şiddet dolu bir adettir; çok severiz misafirleri. “O da sevgisini böyle gösteriyor ablası” demek, kabul edip geçmek gerek zulmü. Tolere etmeli. Anadolu halkı toleranslıdır.
Öyle diyorlardı: Geçmişte olan geçmişte kaldı, ilerle artık. Yas tutmaya, ağlamaya zaman yok. Özür dilemeye asla. Kim çıkardı 1915'i! Türk gibi ilerle ki sert adımlarla her yer inlesin, inletsin yurdunda misafir edeceğin o sevgilileri. Buuraasıı seeniin eeviin yaavruum derken misafire, ev sahibini deplasmana çıkarırız, çıkarmışız. Dünya Türk Olacak, Bursa'daki altgeçit yazılamaları böyle söylüyordu. 30000 gurbetçi taraftar ile Dortmund'u kendi evinde deplasmana çıkardığın o günleri hatırla ki Galatasaray'ın UEFA Şampiyonluğu yeniden anlam kazansın. On iki yıl önceydi. Bir gün herkesin Beşiktaşlı olacağı gibi tüm isimlerin büyük ünlü uyumuna uyacağı günler de gelecekti. Tüm sınıf arkadaşların uyacaktı o ünlü uyuma.
O günler gelmedi de...Geri gidelim biz başka günlere, aylara, yıllara. Baştan say; 19 Ocak 2007, 1980, 1955, 1915; 1915, 1955, 1980, 2007 Ocak 19. Bekleme yapma, araları doldur. Gerisi de var fakat biz göremiyoruz, görsek de büyük ünlü uyumuna uymayanları okumuyoruz biz. Sağdan sola yazılan dilleri sevmeyiz. Soldan sağa, soldan SAĞA! Sağdan sağdan, Bekleme yapma! Çok kızardı Adil Bey, “bekleme” desen yeterli.
Karin diye bir isim uydursam büyük ünlü uyumuna uymazdı değil mi öğretmenim?
*Yaşanmış olaylar ve hayali kişilerden esinlenmiştir. Kafa karışıklığını gidermek için geçmişi ve devlet arşivlerini deşmek gerekebilir.
15 Aralık 2011 Perşembe
ŞEYMA'YI NASIL BİLİRDİNİZ
Bir çağ yangını bu/bütün dünya günahkar….
Tabutta röveşata filminin sonunda, filmin kaybedeni olan adam bir şekilde tutuklandıktan sonra, işlediği suçun medyatik niteliğinden dolayı, televizyona çıkar. Tutuklanan adamın avanesi, belki de film boyunca onca yoksulluk, tutunamamışlığa değil de, tanıdıkları, kendilerinden, kendileri kadar sıradan birisinin televizyonda gösterilmesine şaşırırlar, heyecanlanırlar. Kıymetsiz hayatları, içinde yaşadıkları hayatları, televizyona çıkınca büyük bir dikkatle haberlerden, zaten bildikleri adamın hikayesini bir kere daha dinlemeye başlarlar. Benzer bir olay da, geçtiğimiz günlerde, Kocaeli’nden feribot kaçırdıktan sonra, sabaha karşı infaz edilen kürt gencinin hikayesi ile ilgili. O feribottakilerde birisiyle, yanlış hatırlamıyorsam CNN Türk muhabiri, olay sonrasında röportaj yapmaya çalışıyor: Spiker diyor ki “nasıldı orası?” “rehin olayına karışmış olan yolcu da diyor ki “valla biz de olayları sizin kanaldan izledik”. Peki nedir bu televizyonda olmanın büyüsü, ya da ‘günün birinde herkesin 15 dakikalığına meşhur olması’ durumu? Ya da lafı getirmeye çalıştığım yere gelirsek, daha genel manada medyada görünür olmanın bedeli nedir? Yukarıda anlattığım olaylardan yola çıkarsak, ya popüler bir şey yapmalıyız, ya da kamuoyunu sarsacak bir infial eylemi. Bir yetenek gerekli belki bize, belki de insanın köpeği ısırması kabilinden enteresan bir olay…
Bizim görünür olma meselemiz ise biraz değişik. Yani buralarda zaten marifet televizyona çıkmak değil, bienale gitmektir. Başka türlü söylersek, bizim aslında televizyona ihtiyacımız yok, çünkü biz hep sahnedeyiz, zira bizim manzaramızdan, bizim yaşadığımız yamaçları görmeye çıkmış olan gezi tekneleri geçer; işediğimiz deniz kaç milyon kişinin canına mal olmuş uluslararası diplomasinin temel meselelerinden ve de sevgili Rusların sıcak denizlere açılma rüyalarının giriş kapısı Boğaz’dır. Önümüz Rumeli hisarı, yanlış hatırlamıyorsam Yıldırım istanbul’u fethetmek için inşa ettirmiş bu surları. Aşağısı Bebek. Arnavutköy üç beş adım, adına şarkılar söylenmiş Aşiyan, Emirgan kapı komşumuz. Arkamız Etiler, Levent…Yani bir aura, bir fauna, bir habitus deme gitsin. Biz televizyona çıkmaya burun kıvırabiliriz ama, bizden birisi televizyona terörist olarak çıkartılırsa da, fena kızarız. Dokunulmazlığımıza, ecnebilerin privilidge dedikleri hadise, halel gelir o zaman. Boğazın fanusundan geçen, şileplere, tankerlere tepeden bakan bizlere, posedion değil Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma olduğumuzu hatırlatır böyle şeyler, can sıkıcıdır. Sonra başlar, pırıl pırıl, zeki çocuklar senfonisi; hadi bakalım gelsin fildişi kuleler, gelsin de gelsin. Efendim, bir tek kakamızın pembe yapmadığımız kalır….
Adorno ve Horkheimer’in, bence Marksizm için bir tür eklenti olan; savaş sonrası dönemin Marksistleri için yıkıcı (sabotaj manasında değil, oldukça devrimci bir yerden) bir eleştiri içeren kitapları; “Diyalektik Aklın Eleştirisi” nin bir yerinde; aydınlanma ve modernizmin bir tür mitolojik korkular bütünü olduğunu ispatlamak için, felsefenin başladığı yere Homeros efsanelerine giderler. Ve elbette Truva savaşından, sıcak yuvasına dönemeye çalışan, talihsiz Odysseus’un efsanevi İthaka yolculuğuna kadar giderler. Odysseus’un kendisinden önce binlerce gemiciyi, savaşçıyı ağına düşüren Sirenlerden ve onların şarkılarından kurtulmak için gerçekleştirdiği kulaklarını tıkayıp, kendisini zincire vurma eylemi Adorno Horkheimer ikilisi tarafından, tipik bir burjuva davranışının embriyon hali olarak görülür. Onlara göre burjuvazinin özü, hayatta kalmak için kendini korumaktır. Bunu yaparken de, burjuvazi kendisini körleyerek ve dünyanın büyüsünü bozarak, dünyayı dünyevileştirmektedir. Zira (bu epizodun Kafka yorumunda) Odysseus’un bu eylemi sonucu, Sirenler artık yaptıkları işe saygılarını yitirirler ve şarkı söylemeyi bırakıp o kayalıkları terk ederler. Hülasa, insan doğa tanrılarını alt etmenin bir yolunu daha bulmuştur, fakat dünyayı daha yavan bir yer haline getirmek pahasına, beden korunmuştur.
Elbette, Horkheimer ve Adorno’nun Aydınlanmaya yönelttiği bu eleştiri en fazla, Sovyetik Marksistleri ürkütmüştür, zira, devrimin büyüsü bir şekilde, sosyalist anavatanı korumanın yerine ikame edilmiş, insan bir çeşit üretim ve büyüme (demir, kömür, tahıl) endeksine indirgenmiş, Sovyetlerin ömrü uzamış, ama sosyalizm deneyiminin kulaklarına balmumu dökülmüş, kitlelerin komünist potansiyeli de bir gün gelecek olan güzel günlerin hatırına, Odysseus’un seren direğine zincirlenmiştir. Hem de, Marks’ın Zincirlerinden Başka Kaybedecek bir şeyi olmayanlara çağrısının ardından 100 yıl bile geçmeden.
Homeros’un Odysseus anlatısını, Frankfurt’un büyüklerinden ve büyük muzdarip Kafka’dan başka bir de P.Sloterdijk yorumlar. Sloterdijk’e göre ise Odysseus’un kusuru, kendini koruması değil, kendinin farkında olmasıdır. Bu farkındalık, Marks’ın iddia ettiği biçimiyle Hegelci manada ideolojiyi kıracak bir bilinç yaratmak yerine; her biçimde kendiliği yani yaşamı kutsayan mutlak varoluşu yaşamın amacı haline getirmesidir,(Sonbahar filminin memleketimizin solcularını çıldırtmasının en önemli sebeplerinden birisi bu bence) ki Sloterdijk’in sinizm olarak kast ettiği şey tam olarak budur.
Arkadaşımız Neco’nun (bildiğimiz yediğimiz, Neco) KCK sanığı olarak tanımlanan mantıksızlıklar silsilesinin bir kurbanı olarak Genç Sosyolog Nejat Ağırnaslı’ya (ki Neco’nun mesela şu anda halen merkezi konumdaki güncel Boğaziçi siyasetine en fazla gücenmiş olduğu yer; Engin Çeber neden Hrant Dink gibi anılmayı, anlatılmayı hak etmiyor sorusuna, ciddi bir yanıt bulamamış oluşuydu) dönüştürülmesi hikayesini çok sevdik. Zaten, Ahmet Kaya (ki bence bütün ön kabüllerin dışında, kürt kimliği ve sanat yapıtı hariç, bütün siyasi meselesiyle oldukça tartışmalı bir kişiliktir) da çatal bıçakların havada uçuşması enstalasyonuyla girilen anma salonunda, Mehmet Aslantuğ ve Kenan Işık gibi, bizi araf kayığından indirip, saltanat kayıklarına transfer edebilecek insanların sunduğu bir gecede, yapılan anmayla çarmıhtan sökülüp, orta sınıfın klas ve bir o kadar da geniş, konforlu marjinlerinde, yeniden bir vatandaş haline getirilmemiş miydi. Artık onun için yas tutabilir, hikayesine üzülebilirdik. Tıpkı ders notlarına, bilgisayarlarına örgütsel doküman diye el konulan Neco’nun , Şeyma’nın, Deniz’in talihsizliğine üzülebileceğimiz gibi.
Aslında bu sinik siyaset bize ata yadigarı diyebiliriz. Zira, Denizlerin bir hukuksuzluk sonucu asılmasından kazanılan ve bize emekçiler tarafından değil, orta sınıflar tarafından verilen meşruiyeti yıllarca siyaset sanmıştık. Orta sınıfların vicdanı konforlu ve işlevsel ama aynı zamanda stüdyo tipi ve dar biraz da. Ki tam da bu yüzden “bir eli kanlı” olan Mahir’in bir ayağı bu kapının dışında kalıyor; Kaypakkaya ise lanetli, adını anmak bile yasak. Büyük mizahçı, yönetmen Sırrı Süreyya; Bianet’in genel koordinatörü, yazar ve editör Ertuğrul Kürkçü o kapıdan girip çok şeyler söyleyebilir(ki söylediklerinin hepsi doğrudur ve ben de altına imza atabilirim kişisel olarak) peki Hayri Durmuş, Kemal Pir, Orhan Keskin, Diyarbakır cezaevinin adı geçince gözleri sulanan o vicdanların sahiplerinin izanlarında nereye oturur.
Elbette vicdanlara seslenmek kolaydır, ve de daha da önemlisi sonuç verir. Lakin biz o siyasetin ne sahibi ne de kiracısıyız; bir zaman o bahçelerdeki ağaçların dibini çapaladık, gübreledik, çiçekleri suladık. Türkçesi, boğaz tokluğuna keyif kahyalığı yaptık. Şimdi bağın bostanın sahibi geldi. Ki tam da bu yüzden, Taraf gazetesi liberal vicdan siyasetinin gerçek sahibi olaraktan sahne almasının akabinde, Denizleri ve 68’i de çakma bir Lacan yorumuyla Türkeş’in aynadaki sureti olaraktan tanımladıktan sonra biz ne diyebildik, üstelik bunu da cahil bir küfürbaza yaptırttıktan sonra?
Şimdi bir okulumuzun bir hocası Şeyma ile ilgili bir yazı yazıyor. Zeki, pırıl pırıl, derece yaparak girmiş, şeytani döngü de Şeyma’yı içine almış, (ki kendisini sendikaya, siyasete vermiş olan hocamız, bizi kendi deyimiyle açmış olduğu butik dersine aldığında bile, ilgilendiği ilk şey, bizim siyasi temayüllerimiz olmuştu. Yani pırıl pırıl zeki çocukların masumiyeti hikayelerine bayaa var onu diyorum) . Sonra gaza gelen bir radikal yazarı, Şeyma’nın sevgilisinin de hikayesini yazıyor, Ahmet kitap yazar, Deniz dergi çıkarır, Şeyma staj yapmak ister. Bunlar böyle böyle, işlerinde güçlerinde pırıl pırıl zeki çocuklarken, kötü amcalar kapılarını çalar. Ne bu ya? Sonu mutlu bitecek bir holywood senaryosu mu yoksa Cin Ali serisinin Nezarette epizodu mu?
Ben her şeyden önce bu tür şeyler yazmanın, en iyi ihtimalle, işte kanunun zulmünden koruma ile yapılmış bile olsa, bir tür saygısızlık olduğunu düşünüyorum. Zira boğaziçinin 10.000 civarında öğrencisi var. Bunların hepsi, üniversiteye girdikleri sene zaten derece yaparak girerler, genelde zekidirler, ya da bir çalışma metodolojileri vardır. Ve genelde de ‘iyi’ ailelere mensup olduklarından pırıl pırıl olan istisnalar hariç çoğu zaten parıl parıldırlar ki, güney meydanda her vesile arz-ı endam eden özgüven patlamalarının sebebi de kanaatimce bu parıldama durumu olsa gerektir.
Belki burada bunu söylemek çok sıkıcı gelecek ama, kendi kendimize oynadığımız sessiz sinemadan daha sıkıcı olacak, siyasi davalarda hak-hukuk değil, adı üstünde, siyasi sebepler aranır. Hakim-savcı-polis sizin ders notlarınızla işinizle değil, ne düşündüğünüz ne yapmaya çalıştığınızla ilgilenir. Dolayısıyla, efendim biz şöyle akıllı çocuklarız, böyle saçlarımız parlak, işimde gücümdeyim, işte anam babam, işte odam derli, toplu, hatta ocakta yemeğim, on parmağımda on marifetim var desen, beş para etmeyeceği gibi komik ve samimiyetsiz olur. Mahkeme heyetine karşı değil (çünkü bu işin türküsü bile vardır; ‘karakolda doğru söyler/mahkemede şaşar/yalan mıydı Yaşar?) kendimize karşı, yaptığımız, yapmaya çalıştığımız işe karşı, inandığımız şeylere karşı, daha da önemlisi adına konuştuğumuz insanların inandıkları şeylere karşı komik olur, samimiyetsiz olur. Ki, Türkiye Solu’nun özellikle 1974’ten sonrası, bünyeyi korumak adına yapılan binbir türlü samimiyetsizlik hikayesi üzerinden de okunabilir.
Dolayısıyla, biz güzel bir dünya hayal etmeye başladıktan sonra, zaten affedilmeyecek bir suç işliyoruz. Davaya uyanana kadar da, ne masumiyet ne de lanetin büyüsünden sıyrılmak mümkün. Bu yüzden, masumiyet aramak beyhude bence; bir kere Sissiphos’un kayasını sırtımıza aldık. Artık taşın yükünü bizimle bir tek samimiyet paylaşabilir.
Yazı burada bitiyor. Şeyma ve Deniz’in ‘gerçek’ hikayesini benden duymak isteyenler içinse çok üzgünüm. Ben de herkesin yaptığını yapıp, onlardan bahsedermiş gibi yapıp, kendi siyasi görüşlerimden, hayatta durduğum, durmaya çalıştığım yerden bahsettim. Ama vicdanım rahat, tanıdığım insanlar hakkında bir şeyler söylememeyi tercih etmek; tanımadığım insanlar hakkında ahkam kesmekten daha iyidir diye düşünüyorum.
Sonuç olarak, yalnızca bir şeyi söylemeliyim: Sevgili hemşerim Şeyma ve arkadaşı Deniz güzel insanlardır. Onların aklanmak için ne bu memleketin hukukuna ne sünepe insanların vicdanına ne de vicdan sevici gazetelerin boktan şehadetlerine ihtiyaçları vardır.
Dilerim ki en kısa zamanda görüşürüz.
10 Kasım 2011 Perşembe
A LOSER OF ROCK’N ROLL ve CESUR YENİ DÜNYA
Ancak, bu esnada, olan rocker’a olmuştur: Seks, drugs, rock’n roll içerisinde çirkinleşmiş, sağlığından olmuştur. Deli Dumrul’un ölümle karşılaşması gibidır: Gören gözlerim görmez oldu. Rocker’ın kulakları ağır işitir. Rocker'ın eski cinsel iştahından geriye pek bir şey kalmaz. Ya göbeklenir, ya da aşırı zayıftır. Rocker’ın bedeni, hep ölümle dans eder; ama rocker ölmez, sürünür. İçi dışı bir olmuştur. Makinenin onu tükürmesi gibi, o da kendi geçmişini tükürmektedir her sabah gelen öksürük kriziyle.
Aile ve iş için de çok geçtir artık. Akıllı rocker’lar, geri dönmeyi bilmiştir. “Hakiki” rocker ise geri dönülecek bir ev bırakmamıştır; rocker’lık icabı. Ancak, hem kendi bedeni düşmüştür, hem de imgesi bir karikatüre dönüşmüştür: “Ha, o mu?”. Rocker'ın genç ölmesi gereklidir, en "cool" rocker, ölü rocker'dır.
Rocker, her zaman tek başınadır. Yeni trendlerin peşinden gidenlere ve/veya eve dönenlere, hınç ve aşağılamayla bakacaktır; nostaljiyle beslenecektir.
O yüzden rocker’ın, hayatta kalabilmek için, ya bir mucizeye ihtiyacı vardır (School of Rock), ya da evcilleşmeye (Rock Star). Ya da acı son onu beklemektedir (The Wrestler).
Sözlerimi Motorhead’den bir kupleyle nihayete erdirmek isterim:
You know we ain't too good looking,
But we are satisfied,
No, we ain't never been good looking,
But we are satisfied,
We shoulda opened up a little Whorehouse, honey,
Get a little booty on the side
5 Kasım 2011 Cumartesi
ölüm üzerine -ıı-
‘Devrent Deresine çıvgınlar esti/elimi kolumu poyrazlar kesti/feleğin bizlere böyle mi kastı…’
Halil Abi'yi ilk gördüğümde, 88 senesinin haziran ayında, bizim Cevizli'nin tuvaletlerini tamir ediyordu. Babasına sucu Şeref derlerdi. Eski usul bir belediye çalışanı olarak Şeref dayı, altında Çavdır Belediyesi yazan minübüs ile (ki 77 model bu minübüs, sonradan Hac farizesinde ölüp Mekke’ye gömülecek olan Almancı Eyüp dayı tarafından Belediye'ye hediye edilmişti) sürekli dolaşır, saat-sayaç okumaktan lağım patlak tamirine; bina tesisatından, hayırsız kocalı kadınların ya da dul kadınların hayrını almaya kadar her işe koşardı. Babam onun için belediyenin baba direği, 5 dozerim olacağına bi şeref dayı yeter derdi. Halil abi işte bu Şeref dayının üç oğlundan en büyükleriydi.
Bir 80’li yıllar eğitim-öğretim fenomeni olarak bilhassa taşrada (ve tabii ki Çavdır'da da) derslerin pek çoğu ya boş geçmekte, ya da Eczacılar Matematik derslerine, bankacılar İngilizce derslerine filan ikame edilmekteydi. Sonuç olarak, 90'ların ortasında taşranın gelir düzeyi ve üniversite kontenjanları artana kadar bizim çavdır lisesi, üniversite sınavlarında sıfır çekmeye devam etti. Zaten ne ailelerin ne de talebelerin liseden (zamparalık, kankalık hikayeleri dışında) bir beklentisi olmadığı için, bu durum, şimdiki aileler için olduğu gibi ne medar-ı iftihar ne de kara leke olarak addedilmiyordu.
Öte yandan, işte bizim Halil abi gibi, kimi gençler, biraz zeka, biraz da talihin yardımıyla 2 yıllık bir yerlere kapağı atabiliyorlardı. Halil abi de işte, 87 yılında, Isparta'da 2 yıllık bir bölüm tutturmuş, aile de yoksulluğuna bakmadan, oğlanı belki bir devlet kapısına yerleştiririz diyerek okula yollamışlardı. Lakin Halil abi, abimle konuşmalarından anladığım kadarıyla, pek okulla filan ilgili değildi. Kadınlar, solcular, bir de halk müziği ona daha çekici gelmekteydi. O tarihte ben çocuğum, abim ise ergen; haliyle üniversite görmüş bu zampara insanın maceralarını dinleyeceğiz diye kaç gün ona harç taşıdık şimdi hatırlamıyorum. Lakin, o senenin kışında, babası Halil abi'ye bizim meşhur kasaplardan Pilli Mehmet ile para gönderecek ve pilli mehmet onu okulda değil de, bi kafede kız-oğlan in gibi sigara içip türkü çığırırlarken bulacak, oğlanın okulla bi alakası olmadığını ve diğer manzarayı ayniyle babasına nakledecek ve Sucu Şeref dayı da, Halil Abi'nin ilk köye geldiğinde balta sapını belinde kıracak ve böylelikle Halil abinin tahsil hayatının sonuna gelinecekti.
Sonrasını tahmin etmek güç değil, Halil abi ertesi sene askere gitti. Yakın zamana kadar, askere gideceklerin, askerlik sülüsünü aldıktan sonra (bu fiilen değil ama, resmi olarak askerliğin başlaması anlamına geliyordu) ağanın ambarını taşlaması (bu ambar en sonunda İbrahim Ağa’nın kendi çocukları tarafından yıkıldığında sanırım 90’ların sonuydu, böylelikle bu ritüel de sona erdi) otomobiller ve traktörler hariç bütün tekerlekli taşıtların (at arabaları, el arabaları, römorklar, pulluklar) harman yerine ya da ören yerine, geceyarısından sonra gizlice götürülüp bırakılması ve Fethiye yolunda otobüs kesip, şarap parası için haraç toplanması bir çeşit askerlik ritüeliydi.... Haliyle hem ambar faslı hem de yol kesme maceralarından sonra, askerler evlerinden jandarma tarafından toplanıyor-birkaç göstermelik tokat, bir kısım da şinav-barfiks-mekik egzersizinden sonra serbest bırakılıyorlar, bu toplanmayla birlikte resmiyet de fiiliyata dönüşüyordu. Burası da baya ilginçtir aslında çünkü, bu gençler kanun önünde “zorbalık” yapıyor olmalarına rağmen, askerliğe ilk adımlarını, yaşayacakları çilenin bir çeşit tazmini olarak, orduya ait olan ayrıcalıkların (hukuk tanımazlık ve bir zamanlar köylüye kök söktürmüş olan ağanın ‘tanrısallığı’na meydan okuyarak) karnavalesk bir gelip geçicilikle de olsa, tadına bakarak atıyorlardı..
Diğer devreler gibi HAlil abilerin devrede, en az iki kere, nezarete düştüler, ağa ambarını taşlamak ve yol kesmekten. Bir akşam ağanın ambarını taşladıktan sonra, bizim meyhaneye gelmişlerdi. Bi tek Zülfü'nün on yılın ezgisi kasedi, Selda'nın Yürüyorum Dikenlerin Üstünde’si, bir de Ahmet KAya'nın An gelir albümleri piyasada bulunurdu. Ferhat Tunç bile sanırım düşmemişti daha piyasaya. 12 Eylül öncesi, türküler-besteler, bilenlerin hafızasında vardı (ki mp3 ve youtube denilen teknolojilerin en büyük hayrı herhalde, 12 eylül öncesi ve sonrasındaki ayrımı en azından müzikal manada ortadan kaldırmasıdır bana göre) . O akşam işte, eskilerden söylediler, babamın da kafası güzel, bi de gençler ağanın ambarını taşlamış; bugün her şey serbest dedi babam. Sonra bunlar, sonraları ezberleyeceğim bi sürü Zülfü Livaneli, Ali Asker türküsünü (Ki Ali Asker'i hiç duymamıştık daha) saz, darbuka çalıp söylediler. Tuhaf bi akşamdı. Gençlerden birisi, ki şimdi kendisi Amerika'da ve bel fıtığı olmuş, sanırım ismi Ali Abi'ydi; Halil, Zülfü'den Hoşgeldin Bebek'i çalsana dedi. Halil Abi de, O'lum, Mehmet Abi'ye ayıp olur, hem de o bağlamayla çalınmazki gibi şeyler söyledi. Sonra, ısrar edenler oldu başka, Halil Abi biraz bağlama tıngırdatıp, en sonunu söyledi "Hoş geldin bebek yaşama sırası sende/ senin yolunu gözlüyor/sosyalizm filan" Bu benim belki sosyalizm kelimesini ilk duyuşum değildi; ama meseleyi siyasal bir proje olarak ilk idrak edişimdi herhalde.
Sonra askere gittiler, Halil Abi'yi üç-dört ay kadar sonra, kolu alçıda teyzeoğullarının dondurmacı dükkanında, mutsuz mutsuz otururken gördüm. Tam anlamıyla yıkılmıştı, abi nassın dedim. Valla Osmanım kötü dedi. Kolunun hikayesini anlattı, hava değişimi almış, Tunceli'deymiş, Tikkoculara karşı mücadele ediyorlarmış, bu ağırına gidiyordu. Hatta, üç gün bir gerillayı kovalayıp, en son bi çam kütüğünün ardında, mermisi tükenince, öldürmüşler... Tikko'nun hızlı zamanlarıydı, ve yüzlerce efsaneleşmiş gerilla hikayesi Dersim’in vadilerinde demlenip, İstanbul’un Ankara’nın sokaklarına karabasan gibi çökmekteydi… Halil abi solcu olmasına solcuydu, lakin, babası tipik bir sağ-muhafazakardı, kardeşlerinden ortancası Ali Abi, Kahta Nakşibendilerine sufi olmuş; en küçük KArdeşi Sudrettin ise alperen ocaklarına girmeyi tercih etmişti. Diğer akrabaları da genel olarak, MHP'liydi. Bi tek HAlil abi vardı o ailede solcu.
Her neyse, Halil abi geldi askerden. Biraz zaman geçti, heralde 90 senesinin yazıydı, bi akşam abimin yanına geldi, Mustafa bu gece yengeni kaçırcaz var mısın dedi. Abimde olur abi tamam dedi. Abim sadece şoförlük yapacak, bizim 80 model beyaz bi reno-station araba var, her sabah dağdan kebaplık oğlak getiriyoz, haliyle içi teke siyeği ve oğlak boku kokuyo; ama Halil Abi için imkanlar kısıtlı, çalacak kapı az. Dükkanı, gece 12 civarlarında kapattık. Babam yattıktan sonra, anahtar zaten bizde olurdu, arabayı eski evin ordaki yokuştan aşağıya salladık, ben binmedim, abim duyulmayacak kadar gittikten sonra, arabayı çalıştırdı, farları yaktı, bastı gitti. Yukarıdan Halil Abi'yi amcasını, babasını ve onların yedeğindeki iki tüfeği yüklenip Dengere'ye varmışlar, yenge çıkmış, alıp kaçmışlar. Temiz iş sorun çıkmadı. Ben dışarıda bekledim, abim geldi yattık… Düğün oldu gittik; HAlil abi'nin içi içine sığmıyordu... Babamsa abimle bana gösterilen hürmete anlam vermekte güçlük çekiyordu...
Sonra biz Antalya'ya gittik, Halil Abi köyde tesisatçılığa filan devam etti. Üniversiteli gençlerle, kitaptır kasettir derken, biraz daha işi ilerletmiş. 94 seçimlerine blok olarak giren ve ÖDP'nin önceli olan Birleşik Sosyalist Parti'ye çalışmaya başlamış. Bu yüzden, evde kaç defa kardeşleriyle birbirlerine silah çekmişler ama her defasında babaları ağızlarına basmış şamarı, susturmuş bunları. Bizim de kepezaltı macerası yavaş yavaş alevleniyordu, Halil abi gelip gidiyor,gelip gidiyor. Sonunda bir gün, geldi, dönmedi. Zaten ev var, yeme içme de sorun değil, iyi kötü iş te buluyor; iş olmadığı zamanlarda, parti binasında çay sigara, çalgı çengi derken günler geçiyor. Bu arada, tabi ufak tefek, zamparalık hikayeleri de oluyor... 95 senesi geldiğinde, ortalık epey kızışmıştı, bütün yapılara operasyon olmuştu, cephe, ihtilalciler, köylüler, kıvılcımcılar, herkes ortalama yirmişer kişi Buca'ya paketleniyodu. Biz de halkevinden ve BSP'den ayağımızı iyice kestik, ama Halil Abi haliyle benim köylüm olduğu için görüşüyoruz onunla. Günün birinde, bir ev tuttuk, eğer bir terslik olursa orada saklanacağız. Terslik o ki tam da o sıralar Halil abi evsiz kaldı ve muhtemelen ihbarcılık yapan bi kadını o eve 'attı'. Bu aramızı soğutan ilk hareketiydi. Ardından da, benim eski kız arkadaşıma kur yaptığını gördüm, ki bu da aramızdaki ilişkiyi bitiren son hareketti. Halil abi yüzünden, bize operasyon başladığında o evi kullanamadık, ben ve kimi arkadaşlar bu yüzden kolaylıkla yakalandı. Bu yüzden daha da kızdım, çıkınca selam sabahı da kestim... Ki o da bir kısım talihsizlikler yüzünden Antalya'yı bırakmış, Çavdır'a dönmüştü. Köyde de selamlaşmıyorduk.
Sonra ben, 97 senesinde Bozüyük'e bi fabrika'ya, ailem tarafından gözönünden uzaklaştırılmak için, mutemet olarak gönderildim. 96 senesinde ÖDP kurulmuştu, Halil Abi ve bi kısım bazı arkadaşlar Çavdır'da ÖDP'nin ilçe teşkilatını kurmuşlar ve baya da taraftar toplamışlardı. Eski TKP-Devyol geleneğinin varlığından dolayı, ÖDP Burdur'da bayaa iş yapacağa benziyordu. Ki ilk seçimlerde özellikle Fakir Baykurt'un memleketi Yeşilova ve Burdur merkezde bi hayli oy almışlardı. Durumları geriden geriye takip ediyordum. Sonra günün birinde bir haber geldi; bir eylemden dönen ÖDP otobüsü (Sanırım Ankara'dan Susurluk meselesiyle ilgili bir olaydan geliyorlardı) Burdur çıkışında kamyonla kafa kafaya girmişti. 7 ölü onlarca ağır yaralı vardı. Ölenlerden birisi Halil Abi'nin 5-6 yaşındaki oğlu Şeref Ulaştı. Eşi ölümden dönmüş, sağ bacağı 10 santim kısa kalmıştı; HAlil Abi ise hem çarpmanın etkisiyle, hem de oğlunu kaybetmiş olmanın acısıyla delirdi. Dediklerine göre, olay olduğunda, halil abi cama sırtı dönük bi şekilde şöforün yanında en önde, saz çalıyormuş, o yüzden kamyon tam anlamıyla halil abiye kafa atmıştı. Epeyce hastanede yattı, hafızasını neredeyse tamamen yitirmişti. Bir tek anasını, babasını, kardeşlerini hatırlıyordu, onun dışında gelen herkesi niyeyse bir cinsellik dolayımıyla hatırlıyor; özellikle kendisine iğne yapmaya çalışan doktorlara-hastabakıcılara 'oğlum sizin karınız kimlerle zikişiyor? bana iğne vuracağınıza gidip karılarınıza sahip çıksanıza...' minvalinde şeyler söylüyordu.
Olayı duyunca, ben Halil Abiyi affettim kendimce, zira zaten hafızası sıfırlanmıştı; bir de çok büyük acılar çekiyordu. Köye geldiğim zaman ziyaretine gittim, hatırlamakta güçlük çekti beni önceleri, ölen ortak bir arkadaşımızı (Buca Cezaevinde 95 yılında bir isyanda ağır yaralanıp hafızasını yitiren sonra da ölen Kurtuluşçu Mehmet Kurnaz. Ki büyük bi ihtimalle Kurnaz’ı Halil abi’nin bizim gizli eve attığı kadın yakalatmıştı) sordu her karşılaşmamızda, bi de benim hangi hareketten olduğumu… Puslu hatıraların arasında beni bulmaya, hatırlamaya çalışıyor gibiydi, herhalde hatırlamıyordu; ya da hatırlamak istemiyordu geçmişi...
Hiç bir zaman eski neşesi olmadı, hiç bir zamanda mental dengesi yerine gelmedi, ama zamanla düzeldi, oğlunun kan parasıyla bir ev yaptılar ve o eve yerleştiler. Hole, aynanın yanında, Şeref ulaş’ın zafer işareti yapan, büyük boy bir resmini astılar. Hem Halil Abi, hem de yenge başlarına gelenleri allahın onların günahkarlığına verdiği bir ceza olarak gördüler başlarda… Yenge bayaa bi muhafazakarlaştı, tesettüre girdi ve başını bir daha hiç açmadı.Halil abi de içkiye ve solculuğa tövbe etmiş gibi görünüyordu. Aslında, ikisine de çok müptela değildi ama zaman içinde hafızasına kavuştukça iptilalarına yenik düşse de Yenge tövbesini korudu ve tesettürden vazgeçmedi. Lakin beni içine kapandıkları aile hayatına kabul ettiler ve zaman zaman kendilerini ziyaret etmeme müsaade ettiler. Yazları değil ama, okula gelmeden önceki son kışlarda, ayda iki üç kere ziyaretlerine giderdim. Yenge genelde evde olmaz, eltilerine ya da komşularına oturmaya giderdi. Yalnızca bir kere kendilerini ziyarete gittiğimde, Halil Abiyle birlikte 'bölemedim felek ile kozumu' uzun havasını söyledi yenge, ben giderken de, ‘eski günlerden bi akşam gibiydi, sağol’ dedi. Dediğim gibi, zaman zaman evlerine gittim, ondan öğrendiğim parçaları, kendisine çaldım... Ben çaldıkça şaşırıyordu 'ya bu kadar notayı nasıl aklınızda tutabiliyorsunuz?' diyordu. Oysa Zülfü'nün 'Çırak Aranıyor'unu ya da bizim buraların yöresel türküsü 'Devrent Deresi'ni halil abi'den güzel çalıp söyleyen olmazdı.
Ben, İstanbul’a taşındığım zaman, Halil Abi de eşiyle birlikte Antalya’ya taşındı, bir hastanede hastabakıcı olarak çalışmaya başladı. Antalya’ya bir gidişimde, yanına gittim. Hastane bahçesinde birlikte bir çay içtik. Sonra, bir daha görmedim. Aradan yıllar geçti. Düğünüm için kör Ayhan’la birlikte, davetiye dağıtırken, birdenbire Çavdır’ın bi sokağında karşı karşıya geldik. Hayırdır dedi. Evleniyorum abi, dedim. Ben öyle deyince, “tabi o’lum, zaten burjuvasın, bizi davet etmene gerek yok” gibi bi şeyler söyledi. Yok abi, senin davetiyen de hazır arabada bak filan dediysem de, muhtemelen yoksulluğunu deliliğe vurdurup, gelmem ben küstüm sana deyip gitti… Bu onu son görüşüm oldu.
Geçen kış kasım ayında, Kör Ayhan bir gün beni aradı ve “Sucu Şeref’in Halil, Sudrettin, Halil’in kızı Kardelen ve beraber çalıştıkları bir sekreter kadın öldü” dedi. Trafik kazasında, üçü aynı haneden, biri onların iş arkadaşı dört kişi ölmüştü. İstanbul’daydım. Cenazelerine katılamadım. Sonra gelince başsağlığına gittik. Anlatılmaz bir acı. Üç erkek kardeşten yalnızca ortancası kalmış, Halil Abi’nin eşi 10 yıl arayla iki çocuğunu ve eşini kaybetmiş, anneleri de iki oğlunu ve iki torununu trafikte kayıp etmişti.
Anlattıklarına göre, evdekilere, annelere ve eşlere önce kaza var ölü yok demişler. Lakin, herkes ucun ucun toparlanmaya başlayınca ve hiçbir şey artık gizlenemez noktaya gelince, bir ambulans peydah olmuş ve ellerinde sakinleştiricilerle haneye hemşireler girince, kadınlar mahalleyi yıkmışlar… Sonra, sakinleştiriciler onları biraz sakinleştirmiş ama evin önüne üç tane tabut gelince kıyamet bir daha kopmuş… Cenaze cemaati de baya kalabalık olmuş…
Cenaze defnedildikten sonraki gün, rivayete göre, kocası hayatta kalan Naciye Yenge Halil Abi’nin eşine, yani dul kalmış eltisine, demiş ki “Anakadın sana bi şey sorcam; önce oğlunu, şimdi de kızını ve kocanı kayıp ettin, hiç düşündün mü evlat acısı mı yoksa koca acısı mı daha dayanılmaz…?” Tahmin edileceği üzere, Anakadın yenge öfkeden morarmış, çenesi kilitlenmiş ve bayılmış… Zor olan bu soruyu sormak mı, yoksa yanıtla(yama)mak mı, hala zaman zaman düşünürüm…
Hülasa, Halil Abi öleli bir yıl oldu… Halil Abi ve kızı Kardelen’in, ölümlerinden sonra kardeşi tarafından facebook’a yüklenen (ki cep telefonuyla çekilmiş bu görüntüleri çok aradım, ama kaldırmışlar) Bekle Buğday Tanesi türküsündeki gibi; ömrümüz hala toprağın altında(kilerle birlikte) bizi yeşertecek kar suyunu beklemekle geçiyor; lakin o zamana kadar o buğday tanesi gibi boy vermek için, toprağa sıkı sarılıp, başı dik tutmaya devam etmek gerekecek heralde…
http://www.odp.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=2396&tipi=1&sube=0
http://www.haberturk.com/yasam/haber/569342-bu-aciya-dayanilmaz