4 Kasım 2011 Cuma

Bir Dönem Profili Olarak Yaşar Ayaşlı'nın "Yeraltında Beş Yıl"ı

İstanbul'a son gelişimde, yayınevindeki arkadaşlar, hararetle kendi aralarında, Yaşar Ayaşlı'nın Yeraltında Beş Yıl kitabını tartışıyorlardı. Onlara göre, kitap hem ruhu hem de argümanları bakımından oldukça problemliydi. Merakla kitabı okudum. Gerçekten kitabın yayınlanmış olması pek çok bakımdan skandal, yazarın argümanlarından, aleni verdiği isimlere, yayınlatmak için seçmiş olduğu yayınevinden, kendisini koyduğu yere kadar, kitap pek çok bakımdan solcu magazini görünümünde... Lakin kitap tersten bir okumayı hak ediyor, zira, 80'ler ve 90'ların efsanevi örgütü TİKB (anlatılanlar doğruysa, ki öyle görünüyor) aslında bir arkadaş çevresiymiş ve aralarındaki gerilimler, bizim Hisarüstü - SBK ahalisinin yaşadıklarından çok da farklı-fazla değilmiş.
Öte yandan, bu hareketin özneleri belirli bir noktada (özellikle kitabın yazarı için bu çok belli) devrimci hareketi kendileri ile özdeşleştirmişler. Aslında bu epey faydalı bir şey olabilecekken, büyük bir megalomani üretmiş ve bütün direniş hikayeleri, aslında büyük ego anlatılarının parçaları haline gelmiş. Bir de 84 ve 96 ölüm oruçlarına ilişkin yazarın görüşleri epey ilginç ve mantıklı geldi bana. Bütün bu süreçlerde, ölüm oruçlarının lokomotifliğini yapan DEv-Sol ölüm orucu meselesini, bütün problemleri çözecek bir simya taşı ya da devrime hüviyet kazandıracak bir ab-ı hayat olarak ele almış.
Neticede, bir kere daha gençliğimize aslında bütün bir proleterya ya da örgütmüş gibi kendini lanse edebilmiş bir kaç insanın ve onların nerede hayal nerede gerçek nerede mitoloji nerede ideoloji olduğu seçilemeyen düşlerinin yön vermiş olduğunu görmüş olmak, hem güzel (çünkü bu rüyanın belirli bir kısmını birlikte gördük) hem de çirkin (bu hayalin büyük bir kısmında kandırıldık)....
Hülasa, Ne Yapmalı, Nasıl Yapmalı derken, bu kitabı Nasıl Yapmamalı ve ne olmamalının hikayesi olarak okumak iyi olabilir...

Bir Dönem Profili Olarak Yaşar Ayaşlı'nın Yeraltında Beş Yıl-

24 Ekim 2011 Pazartesi

kafanın karışma biçimi üzerine..

1-Bence, Orko'nun öyküsü, bir öykü olmasına rağmen, kurucu bir metin olarak okunabilir. Birinci bölüm, yani metroya kadar olan bölüm, ideolojik arkaplanımızı boyayan cosmopolit istanbul kültürü ile dopdolu. Bence bu çok önemli. Devrimciler (ben böyle diyeceğim izninizle) fiziken, ruhen, ya da kendileri orada olmasalar bile mental olarak, İstiklal'de yaşıyorlar. Yeni bi şey değil mutlaka ama taksim'e çıkmak-istiklal'de gezinmek meselesinin hayatımızda neden bu kadar hayati bir yer işgal ettiğini bir kere daha düşünmek gerekiyor.
Ki Turgut'un, İstiklal, Dolapdere macerasının memnuniyetsizliklerle dopdolu olması, kendini buralarda sorgulaması, ve metinde hissedilen gönülsüzlük, ritmsizlik belki buradan düşünülebilir.
2-Yazının metro'da geçen kısmı, bence daha bir öykü gibi. Mental olarak daha anlaşılır, hissedilir. Gerçek anlamda bir dönem fotoğrafı. Bu bakımdan, ben burayı daha önceki dönemlerle karşılaştırmaya müsait bir metin olarak göreceğim.
3-20.Yüzyıl, modernliğin mucizelerinden çok umutluydu. Tren kalkınma eğrisinin sürekli yükselen çizgisinin üzerine raylarını döşemişti. Ne var ki, iki dünya savaşı, isyanlar, lokal savaşlar, yaşamın ritmi ve her şey kötü gitti. olmadı. Şimdi artık, tren istasyonlarında el sallamanın lirizmi yerini, Matriks üçlemesinden bu yana, metro tünellerinde, tramvayın altında kalınarak ölme epiğine bıraktı.
4-Trene (ya da turgutun binemediği gibi, taksiye) binemeyerek bir yere gidilemiyorsa. Gidilecek bir yer yok demektir. Öyleyse, yani şöyle demek mümkün olur mu ki. Geçmişini bilmeyen toplumların geleceği olmaz; tersine çevirirsek, gelecek yoksa, yaşanmışlıkların anlamı da yoktur (hatırlayınız, Turgut'un ösym'ye hayır mitingi). neo, metroda tıkılı kalmıştır, acaba onu arasattan çıkaracak bir tren gelecek midir?
5-Geçmişle gelecek yoksa, şimdiyi anlamlandırabileceğimiz yer neresidir o zaman? Bence, tıpkı Turgut'un 'hırıltılı sesinde' gördüğümüz gibi, içe dönük yıkımlar ve mutlak bir ızdırap. Ki, bence buradan Kafka'ya bağlanıyoruz. 20.yüzyılın ilk yarısında felsefeye marksistler ve Bertrand Russel gibi yandan yemiş materyalistler yön verdiler. Bir yere gidilecekti, mesele buydu. Kafka ve Benjamin de bu yıllarda yazmış olmalarına rağmen, sinek vızırtısı gibi kaldılar. Oysa modernite onları haklı çıkartmak için elinden geleni yaptı. Ne marksistler, yangın alarmını doğru duyabildiler, ne de babalarımız onlara bir türlü gönderemediğimiz mektupları doğru okuyabildiler. varoluşçular ve yapısalcılar tüm itirazlarına rağmen, trene tapmaya devam ettiler. Şimdi ne tren kaldı, ne ray, ne de yakıt. Taksiye de binemiyoruz. Sonsuzluğun kıyısında heralde bi tek, Kafka okunur. bu dönemin felsefesi ne kadar istemesek de (ya da gönüllü olsak da) bence kafkaesk olmak zorunda.
6-Aydınlanma edebiyatı, Zola-Hugo vb.., eğer kiliseyi mantıklı hale getirirlerse, toplumun kurtulabileceğini düşündüler. Toplumcu gerçekçiler de sermayenin imhasıyla benzer bir şeyin mümkün olacağını düşünüyorlardı. Yani total bir değişim imkanı vardı. Zaten Marks ve Engels de edebiyat üzerine yazdıkları yazılarda, Zola, Hugo, Floubert gibi yazarların gerçekçiliğini takdirle anmışlardı hep. Sovyet edebiyatı, gorki vb.. de bu yoldan ilerledi. 12 Eylül'e kadar, bunlar birlikte okundu, ne var ki 12 eylül'den sonra, 12 eylül öncesinde marjinal kalan, terörizm kitapları, Sabırsızlık Zamanı, Dostoyevski'nin Ecinnileri, bireysel kahramanlık hikayeleri, teşkilatların best sellerı oldu. Bunun kadro tipolojisiyle bir alakası vardı aslında. Belli bir erginliğe erişince, her devrimci, davası için şehit düşecek. "madem ki biz partizanız/zincirin ilk halkasıyız/erken öleceğiz seninle biz". Fakat, kelleyi bedavaya vermeyecek, gitmeden önce ya da giderken, kendisiyle birlikte mümkün mertebe kenefi musalla taşına yatıracak. Turgut'tan önce, zaten toplumu bırakmıştık, artık kendimiz vardık. Fakat, Turgut'ta görüyoruz ki, Turgut aslında bir serdengeçti, lakin yalnız ölüyor, üstelik (bir kere daha söylemek de zarar yok) gayet kafkaesk ve üçüncü sayfaya konu olacak bir ölüm.
7-Peki, Turgut neden böyle ölmeyi seçmiştir. Rus nihilistlerinden kafkaya bir yol var mı?
8-Bana var gibi geliyor. Ve böyle bir şey mümkünse, hakikat ile mutlak doğru arasındaki çarpışmadan çıkacak gibi görünüyo.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Eve Dönmeden: Turgut'un Evsiz İdealleri



Kafası rahat olmayanlara diye başlıyoruz Turgut'un hergününe damga vuran bu işten eve, ofisten odasına dönme ızdırabına. Üniversite yeni bitmiş, anılar hâlâ taze, yüzeye yakın. 'İşte ben buradayım', 'arkadaşlık, siyaset, sanat ne ararsan burada buldum' diyebildiği anda üniversite bitmiş. Belirsizlikler... nereye doğru nasıl yol alınacağı artık garantide değil. Ofisinin yer aldığı Tarlabaşı’ndaki ilk karşılaşmada da muhtemelen bundan bir önceki en yoğun belirsizlik anı yüzeye çıkıyor; ÖSS ve liseden ayrılıp üniversiteye başlamak. Birden hatırladığı Hatun Abla'nın ÖSS'ye giren oğlu, ki ismini bile hatırlayamıyor, tam da Turgut'un kendi belirsizliğine vereceği bir cevabı olmadığı için kendi hayatının belirsiz anlarının hatırlatıcısı olarak çıkıyor karşımıza. Nitekim 6 sene öncesinin ÖSS'ye Hayır yürüyüşündeki yersizlik, üniversiteye yerleşmemiş olmanın benzer hisleri bir flashback ile anlatılıyor: "Şimdi kimle yürüyeceğimizi biliyoruz sanki?"

İşte buradan sonra Turgut, eve dönme fantezisiyle odasına gitmek istememek ile Beyoğlu'nun karmaşık, fırtınalı sosyal atmosferiyle ilişki kurmak arasında bir kavga başlıyor. Burada eve dönmek bir kaçış fantezisini; gideceği ve yalnız kalacağı odası Turgut'a bir yandan yalıtılacağı bir fiili odayı bir yandan geri dönmek istediği hayali huzuru hatırlatıyor. Tam da Beyoğlu'nun kentsel dönüşümüne muhalefet etmekle suç ortaklığı yapmak arasında saf ve masum kalamadığını farkettiğinde en kısa yoldan; mümkünse yalnız kalabileceği taksiyle, bekleme yapmadan, trafikten kaçarak odasına dönme arzusuyla doluyor. Belki de taksiciyle kuracağı yakın sohbet onu rahatlatacak. Kendi suçluluğunu da eski solcu patron Ulaş Bey'de kişileştiriyor; işte orada suçluluk abidesi bir solcu patron; idealler yerini korkulu kabuslara bırakıyor. Suçlulukla yüzleşmenin karşısında odasına, duvarında kendini evde hissettiği dönemden kalma Mecidiyeköy Ahali Hatırası posterine kaçıyor Turgut'un zihin akışı. Hatta "çirkin bakışlarını kadınlardan alamayan dayı ile aynı günahı paylaştığını" farkettiğinde, bırak taksiyi, odasına ışınlanmak istiyor zaman-uzamın tüm fiili sınırlarından koparak.

Sosyal yalıtılmışlıkla mücadelenin tek yolunu fiili gerçekliği olmayan bir hayali eve dönmek yanılgısıyla eş tuttuğunda Turgut'un açmazı iyice belirginleşiyor. Tabi öykünün trajik devamında bu hayalin yaklaşıldıkça kabuslaşan gerçekliğini görüyoruz zira Turgut odasında tecrit olmanın huzurlu olmadığını da biliyor. Odasına her dönmek istediğinde bir şeyler onu alıkoyuyor, mecbur kaldığı odaya dönüş yolu her adımda daha korkunçlaşıyor. Kafasındaki sesler giderek yükseliyor. Tam da kafasındaki seslerden kaçmak için müzikçaları kulağına taktığında anlıyoruz neden zorlandığını; dinlenecek o kadar çok müzik var ki "shuffle rules", o kadar kitap var ki bir tane bile seçilip okunamıyor. Birlikte-varolabileceği bir yapı yok Turgut için; ortak metinler, paylaşılan müzikler yok. Fiziksel olarak odasına dönüp yalnız kalsa bile, bu yalnızlığını paylaşabileceği simgesel bir çatısı yok Turgut'un.

Bir yandan yalnızlığı yalıtılmışlıktan farklı kılacak bir çatının eksikliği, bir yandan da Beyoğlu'nun çoğulluğu içinde mücadele edeceği bir birlikteliği, dalgalı denizde denizcilik yapabilecek bir takanın yokluğu. Ne odasına dönebiliyor Turgut, ne de Beyoğlu'nda kalabiliyor. Ara-mekânda huzursuzlaşıyor gitgide. Gözün gözü görmediği bu karmaşa içinde Turgut kendine bir yer açmak yerine, ona halihazırda verilmiş olan fiziksel mekâna; odasına gitmek zorunda. Yarın iş var ve iş-dışı dünya ona ümit verecek bir yapıdan yoksun.

İstanbul'un beyaz yakalı sıradanlığına hapsolup karada kalmak, denize açılıp açılmama tereddütleri ile açık denizlerde geçen idealist öğrencilik yılları arasındaki uçurum fazla büyük; halbuki okunacak kitaplar, dinlenlecek müzikler, yapılacak devrimler vardı. Bunlar öğrencilikte kaldı diyip geçmek bir seçenek değil; vazgeçilemeyecek kadar hakiki ideallerdi bunlar. Fakat bu idealler üniversitenin bitimiyle çatısız kaldı. Ne iş yerinde, ne de gece uyumaya dönülen o odada yaşam bulabilir; o ideallere bir sığınak yaratamayan Turgut, günahlardan arınmış huzurlu bir eve dönme fantezisi ile odasına dönmeye direnmesi arasında sıkışıyor. İş yerinin ızdırabını herkes ile paylaşan Turgut, iş dışı hayatına da idealleriyle sığınabileceği bir yer bulamadığında işin, zorunlulukların ızdırabı tüm hayatına yayılıyor. Onlardan kaçmanın ya da onlara direnmenin gerçek ihtimalleri birer birer daha da uzaklaşıyor. İdealler açıkta, sığınaksız kaldığında dönüp Turgut'a saplanıyor.

Peki geriye, geride kalmış huzurlu bir eve dönmek mümkün mü? Üniversiteden hiç ayrılmasa mıydı? İdealizmin, masumiyetin mekanlarını terk edip suçluluğun, mecburiyetlerin dünyasına girmek ızdıraplı olsa da, odasındaki yalıtılmışlığa veya geçmişte kalan o huzurlu eve dönmeden idealleri sürdürmek neden mümkün olmasın. Bir-aradalığı keşfeden, düşünsel ve edimsel, ideal ve maddi alanlar açacak bir yapı kurmak,  anne-babanın, üniversitenin koruyucu duvarlarından çıkıp, geçirgen duvarlarla örülü yeni bir sığınak yaratmak; kolektifliği kurmak, yalıtılmışlığa karşı koymak gerekiyor. Kurulacak bu ara-mekânda masum kalmak imkânsız, kafalar artık hiç rahat olmayacak. Ufuksuzlukta çıkılan belirsiz ve mütevazi bir yol; ama ufak da olsa küçük bir takayı birlikte inşa etmek, içine atlayıp yol almak lazım. İşte Turgut'un kafasını rahat bırakmayan idealler, paylaşıldığı, dışsallaştığı takdirde kurulacak yapının tahtaları, çivileri olacak. Yaşadığı ızdıraplı zihin akışı da ancak öteki zihinlerle bir-aradalığını keşfederse hayallerden çıkacak maddi dünyada karşılığını kuracak. Eve dönüşün imkansızlığını tanımak, yeni bir sığınak kurarak bu imkansızlığı yeni ihtimallere yorarak aşmak gerek.

Kurulacak yapı eldeki malzemeye göre. Belki ufak bir taka inşa edilecek işbirliği ile. Deniz çok dalgalı, ufuk muğlak, açık deniz fırkateynlerle dolu olabilir. İdealleri maddi hayatla çelişen Turgut ise karada durmuş, açık denizdeki fırkateynlerle hayali kavgalar ediyor. Subaya atmak istediği omuzu ancak cansız turnikeye atıyor zira taksiye binip dönüş yolunun sıkıcı sahnelerinden kurtulamadığında yine o son metroya mecbur kalıyor. Mecburiyet iyice çığrından çıkarır onu çünkü ideal dünya zorunlulukarı tanımaz; mecburiyetlerin zihinde ağırlaştığı anda o metro turnikesi kocaman bir duvara dönüşür imgesel düyasında. Zorunludur yaşamak, sıradan zorunluluklarla doludur, fakat Turgut sıradan yaşamak istemiyordur o anda; gazeteye en kısa yoldan, trajik ölüm hikayesi ile üçüncü sayfadan girmiştir. Belki de muktedir fırkateynleri patlatan epik bir canlı bomba hayal etmektedir; tam da yetişemediği epik ideal, bombayı Turgut'un elinde, metro altında kalarak ölümünde patlatır. Eve dönüşün imkânsızlığı ile eve dönmeden yaşamayı öğrenmemiş olmak arasında kalınca, tek çare kendini yok etmektir. Kendini hayali bir şüpheli bombacı karakterine büründürür ve terörizm karşıtı uygulamalara yem olur. O uygulamalara karşı yaşama ihtimali ebediyen son bulmuştur.

Can Evren




18 Ekim 2011 Salı

ölüm Üzerine -I-


Mevsimlerin değiştiğini, insanlar nasıl fark eder acaba? Her zaman bunu merak etmişimdir. Bana göre, önce kokular değişir. Bir de sesler. Yazın, taşrada, havada inanılmaz zengin bir aroma vardır. Rüzgar, kızaran bostanların, kavunların, kokusunu, boklu derelerin üzerinde gezdirdikten sonra, ilkbaharın son günlerinde bilmem nerelere sinmiş olan iğde çiğdemlerinin kokusunu gizlendiği yerden çıkartarak, saman tozlarının ve içi alınmış nohut çiçeklerinin kuru kabuklarından sızan iyot kokusuna ekler. Ne var ki, bu zenginlik, anason hasadına kadar sürer. Sonrası malum, bütün kokular, anason kokusuna yenik düşer ve bütün kasaba ağustos ayından sonra, akşamdan kullanılmış rakı bardağı gibi kokmaya başlar... Kışın kokusu yoktur. Güz ise çürümüş samraların, gübrelerin kokusu ve bıçkı motorlarının amansız sesleriyle birlikte gelir. Güzün de aslında pek kokusu yoktur, (küsbe ve çürümüş samraları saymazsak) havalar birden soğuduğu için, sabah yeli de soğur ve burundan çekilen nefes beyne doğru yol alırken, bütün dokuları üşütür. Bu olayın bir kokusu yoktur belki ama tuhaf bir duygusu vardır. İşgören parmaklar burun delikleri, kulak kepçeleri ve el üstleri hafiften çatlamaya başlamıştır, tıpkı , bir köşede buralanan rüzgarın köşeye sıkıştırdığı ve bir süre sonra zamanın tozlarına eklenecek olan asma yaprağının dokusu ve tıngırtılı sesi gibi kırılgandır artık ten. İşte gene böyle bir serinlik, böyle bir rüzgar, böyle bir yaprak ve böyle sepya renkli ışıklar saçan bir eylül sabahında; Kepi İsmail'in oğlu ölmüş denildi. Oğlanın ağır yaralı olduğundan haberdardık, hatta, akşamdan abisini arayıp, durumu hakkında bilgi almıştık. Neticede sabaha çıkmak nasip olmamış. Üç derin bıçak yarası, altı - yedi tane çizik kabilinden boğuşma izi.
Bunda iki yıl önce köyün en fakir ailelerinden birisinin 15-16 yaşlarındaki kızlarının hamile olduğu duyuldu. Kız biraz safça, samıt (lâl) bir kız. Muhtemelen bir sürü erkek onu kaldığı özürlüler okulunda istismar etmişlerdi. Buralarda da bu olay bir şekilde duyulmuş, ve muhtemelen bazı ergenler, buluğ arzularını bu kızcağızın üzerinde deneyimlemişlerdi. Kızın komşularından bir kısım ergen, karakola alındı sigâya çekildi. Kız içlerinden birisini 'bebeğin babası olarak' teşhis etti. Sonra teşhis edilen oğlan da reşit olmadığından ve aile de asla bu gayr-ı meşru çocuğu kabul etmeyeceklerini duyurduklarından, oğlan bir süre tutuklu kaldı ama ilk DNA raporlarında suçsuz çıktığı için, serbest bırakıldı. Malum küçük yer, oğlanın başı belaya girmesin diye, Antalya'ya kaçırdılar, bir atölyeye çırak olarak soktular. Kepi'nin oğlu işte, son gününde gene bu atölyeye gitti, öğleye kadar çalıştı, öğle yemeğini yedi. Öğleden sonra, saat 3'teki çay molasına kadar tekrardan çalıştı.Dükkandaki kamera, onu en son katiliyle birlikte çay içerken, mola masasında kayıt etti. Birlikte kalkıp, alt kattaki işliğe indiler ve aşağıda ne yaşandı bilinmiyor. Lakin, katil iki gün sonra teslim oldu. Bıçağı teslim etti, 'anama-avradıma küfür ettiği için vurdum onu' (o da 17 yaşında ve bekar bi oğlan çocuğu) demiş teslim olduktan sonra.
Haber geldikten sonra, haliyle cenaze evini ziyarete gittik. Daha cenaze yok, otopsi için adliye ekibi bekleniyo; günlerden cumartesi, otopsi için bekleyen onlarca cenaze varmış. Neyse ki, maktulün akrabalarından birisi, hastanede odacı mı ne, 'çok şükür' onun sayesinde, Kepi'nin oğlunun otopsisi öne alınmış. Defin, öğle ile ikindi arasına yetişebilecekmiş....
Eskiden, köyde cenaze olunca, komşular, yabandan gelenler aç kalmasın, acılı ailede bu işlerle uğraşmasın diye, cenaze evine siniyle yemek taşırdı. Mesela annemin standart bi menüsü vardı. Şehriye çorba, patates kızartma, yoğurt, salata bi de artık o gün evde yenecek ne varsa... Bir de sinideki yemek kaç kişilikse o kadar da kaşık. Bu yüzden, bizim kaşıklar, çatallar hep boyalı olurdu. Annem 'bellik' derdi...Artık böyle bir şey yok. Aile, yemek meselesini de çözmek zorunda malum 'laf' olur. Bu da herhalde modernliğin feodal görünümlerinden birisi daha. Evin önünde bir temele yaslandık, bir yandan bunları düşünüyorum bir yandan, ailenin bundan sonraki yaşamı nasıl olur onu tartıyorum kendimce. Aile yoksul, baba kanser, ortan oğlan meczup, büyük oğlan kasap, küçük oğlan ise maktul, otopsi sırası bekliyo. Erkekler, tedirgin tedirgin oturuyo. Kadınlarsa, herhangi bir beşerin hançeresine sığmayacak çığlıklarla ağlaşıyorlar. Her gelen olduğunda, hıçkırıklara boğulmuş, sönümlenmeye yüz tutmuş yas, yeniden alevleniyor, 'bakamadık mı sana, köpekler gibi attık mı seni, sana damat elbiseleri alacaktık, gücenme oğlum bize, küsme e mi..' hıçkırıklar, öğürmeler arasında bir kere daha başa sarılıyor.
Sanayi tipi ocaklar komşunun bahçesine kurulmuş, kazanların altı harıl harıl yanıyor, bir yanda yaslar tütüyor, bir yanda şehriyesi tereyağıyla kızartılmış pilav buram buram kokuyor, rüzgar kuru bi asma yaprağını yakasından tutmuş, yaprağı bir köşeye sıkıştırmış bırakmıyor... Tıpkı ailenin yakasına yapışan fakirlik gibi, silkeledikçe silkeliyor yaprağı... Onları yoksulluğun yakasından, ölüm gibi (hele ki genç ölümü gibi) mutlak bir duygu bile kurtaramıyor. Mahallenin kadınları ve yakın akrabaları saymazsan, pek gelen giden yok... Burada ne siyasetçilerin rıza devşirmek için arz-ı endam etmesine, ne de tüccarların bağlantıyı korumak ya da geliştirmek için görünür olmasına gerek var.
Hülasa cenaze geldi, namazına yetişemedik ama, cenazesine katıldım ben, çok kalabalıktı, ilk defa bizim köyde bi cenaze omuzda değil, arabayla götürüldü. Otopsiden ve yaralardan dolayı dediler. Sonra Enver Hoca, ki bizim imam nikahını kıyan, çocukluğumuzda bize elif-ba öğreten imamdır, o inanılmaz duygulu sesiyle yeri göğü titreten duasını etti. Ardından elham okundu, cemaat dağılırken, mezara üç avuç toprak attı, kapıdan tek sıra merhumun yakın akrabalarıyla helalleşilerek geçildi. Geride Enver hoca, merhum ve aralarındaki talkın kaldı.
Olayın arka planını abisine sordum sonra, inek kestiğimiz bi günde, aralarında ne geçtiği tam olarak bilinmiyomuş katille; olaydan bir gün önce ikinci dna sonucu gelmiş ve oğlan kesin olarak temiz çıkmış komşu kızı meselesinden ve oğlan öldürüldüğü günün kuşluk vakti, adadıkları adağı kesmişler meğer 'ne yapsak olmadı' diyor. Ameliyat esnasında 70 üniteden fazla kan vermişler, her şey olmuş ama karaciğerin ardında bir bağ varmış orayı çözememiş doktorlar, abisi ameliyat çıkışı kardeşini görmüş, yüzü bembayazdı abi bir de gözünde bi damla yaş vardı diyor. bu içine çok oturmuştu bir de naaş geldiğinde çocuğun yüzünü anasına babasına göstermemişler, gene otopsiden dolayı, diyo ki 'anam babam, konu komşu, bizim oğlanı güzel hatırlasınlar istedik...'
Ben, rahmetliden çok hoşlanmazdım, yalan değil, en son iki ay kadar önce bizim yeni mekanın arkasından bostana doğru yürürken, onu bi motosikletin üzerinde görmüştüm, saçlarını özenle taramış, jöleleyip parlatmıştı, üzerinde beyaz bi tişört, bir de kot-mont takım vardı; öğle güneşi derler ya resmen parlatmıştı oğlanı.... İlk bakışta bilemedim, herhalde, istanbul'a geldiğimden beri görmemiştim, ne kadar değişse de, siması aynı. Tanıdım sonra, içimden 'it herif, yakışıklı olmuş, tabii bu yakışıklılıkla elin gariban kızının başını yaktı..' diye düşünüp, yüz çevirdim, tanımazlıktan gelip, selam vermeden yürüdüm. O da beni tanıdı, elbette neler düşündüğümü tahmin etti, 'çok da sikimdeydi' dercesine motoru gazlayıp, hafifte kazıtarak lastikleri, bastı gitti...
komşu kızıyla aralarında ne geçti, bilen yok. Belki de kız oğlanın yakışıklılığından dolayı, karnındaki talihsize baba olarak onu seçti, zaten de bir arada büyümemişler miydi? Sonuçta, ben de, bütün köyde çocuğun hakkını yemiş olduk.Helalleşmek, divana kaldı; şimdi ailenin onunla ilgili son arzusuna boyun eğip, onu o motorun üstündeki bıçkın, ergen, parıltılı ve yakışıklı haliyle hatırlayacağız...

10 Ekim 2011 Pazartesi

aaa, naaber yaa?


Bi kısmınız biliyosunuz, dertliyim buraya geldiğimden beri. Buraya da dert yazasım gelmedi, hiç yazmadım. Ama bugün, gece 12'de girip 2'de çıktığım
Butler Library denen devasa ve çok güzel aydınlatılan yapıdan çıkınca şöyle bi arkama baktım ve tuhaf bişey oldu, böyle bi içim titredi... O binaya "ah ulan böyle kütüphane İstanbul'da olaydı hepimiz burda yaşardık" demeden ilk kez baktığımı fark ettim.

Bina kendi başına ihtişamlı bi bina, çok büyük, çok görkemli. Bi de bu lüksün sadece içinde kitap ve öğrenci tutmaya yaradığını bilmek çok acayip.


Bu kütüphane evimden 50 mt. ötede bulunuyor ve içinde 2 milyon kitap var, bunu bilince insan bi gidip geliyo öte tarafa. E hadi diyelim ben de dört gündür evden hiç çıkmamıştım, ilk gördüğüm binaya yazmamda da bi tuhaflık yok. Ama daha önce de bu şartlar vardı, hiç de böyle bakmadıydım bu binaya, ne değişti bilmiyorum.

Ama yine de bi başka türlü hissettim. Hani yıllardır tanıdığın arkadaşının yanında çok güzel bi manita görünce, şöyle bi daha bi bakarsın ya arkadaşına, "ulan sende bi numara vardı hakkaten, neydi?" dersin ya kendi kendine, öyle işte...

11 Eylül 2011 Pazar

Kafası rahat olmayanlara

Geçen akşamlardan birinde taksimden dönerken aklıma kısa film senaryosu şeklinde gelmişti metrodayken notlar almıştım unutmayayım diye. Zira aklım biraz hızlı çalışıyordu malum sebeplerle. Eve geldikten sonra yine malum sebepler yüzünden yarım kaldı. Sonradan öyküye döndürdüğüm bir hal oldu. Paylaşım olsun dedim buraya da ekleyiverdim. Selamlar...




Bilgisayarının kapatırken Turgut, Hatun Abla’nın üstündeki Boğaziçi köprüsü, Ayasofya, Galata Kulesinin yan yana yer aldığı “İstanbul” tişörtü dikkatini çekti. O da evden çıkarken içine giyecek fanila bulamamış, bu tişörtün beyazından giymişti. Gittiği bir İKSV etkinliğinde beleşe dağıtmışlardı, ara sıra dışarı çıkarken kotun üstüne geçiriveriyordu. Ama kadınınkinin soluk rengine ve üstündeki çamaşır suyu lekelerine bakılırsa onun için işlik görevi gördüğü belliydi. “İyi akşamlar, Hatun Abla” dedi Turgut laptop çantasına yeni aldığı teknolojik telefonun USB kablosunu yerleştirmeye çalışırken. Oturup iki kelam etmek istedi Hatun Ablayla; bu sene üniversite sınava giren çocuğunun neticesini merak edivermişti birden. Hâlbuki yerleştirme sonuçlarının açıklanması üzerinden bir aya yakın vakit geçmişti. Bu bilgiyi de şımarık kuzeninin Yüzüncü Yıl Üniversitesi Psikolojiyi kazandığını müjdeleyen teyzesinden öğrenmişti. Oğlanın adını aklına getirebilse belki Hatun Abla’ya soracaktı lakin başaramadı. Birden yoksa seneye mi girecekti diye şüpheye düştü. Değişen sınav sisteminden, lise eğitiminden bir haberdi. Kendisinin aynı dertle tebelleş olduğu yıllardan bu yana epitopu 6 sene geçmiş olduğunun idrakine varınca hayrete düştü. “Ne sistemmiş arkadaş!” Boğaziçi’ni kazandığı senenin sonrasında Kadıköy’de katıldığı ‘ÖSS’ye Hayır!’ mitingi aklına geldi: Natulius’un önünde kimle yürüyeceğini kestirmeye çalışan hali, gülümsedi. “ Şimdi kimle yürüyeceğimizi biliyoruz sanki?” diye geçirdi içinden.

Hatun Abla tabi ki Turgut Bey’in, oğlancığının –açıkta kalmış Harunun- ismini hatırlayamaz halinden habersiz ve umarsız yarın denetimden evvel pırıl pırıl yapmak zorunda olduğu ofisin yerlerini paspaslıyordu. Öyle buyurmuştu çünkü eski solcu Patron Ulaş Bey. Sigara sarısı bıyıklı, rakı kırmızısı suratlı gözleri fırdöndü, şorolo Ulaş Bey. Turgut, Harun ismini daha fazla hatırlamaya takat bulamayarak; sadece anlayışlı gibi bir “Kolay gelsin.” diyebildi Hatun Abla’ya.

Saatine baktı Tarlabaşı Bulvarı üstündeki çalıştığı ofisinden çıkarken. 22.47’ydi. “ Madem bu saatte çıkmışım işten, şu istiklale çıkıp bir yerlerde iki bira çakayım” diye düşündüyse de bu dâhiyane fikri aklından çıkarmak çok sürmedi. Zira, bir zamandır İstiklalde turlamak pek tat vermiyordu Turgut’a. “Kafam rahat değil” diye geçirdi içinden. Pek içinden geçirememiş ki, karşıya geçmek için beklediği ışıkta insanların ona garip garip baktığını gördü. Bir çocukla göz göze geldi, üstünde kendininkinin bir benzeri İstanbul tişörtü vardı, üstündeki yağ lekelerini görüp, çocuğun da kendi gibi işten çıktığını düşündü. Çocuğun bakışlarındaki keskinlik Turgut’a oraya ait olmadığını hatırlatıyordu. Daha iki sene önce okuldan arkadaşlarıyla kentsel dönüşüm belgeseli çekmeye çalışırken, Tarlabaşı sokaklarında fink atıp, insanlara mikrofon uzatıp, hasbihal edip, çaylarını içip Toki’ye belediyeye onlarla beraber küfreden o değildi sanki. İşe girerken ofisin Tarlabaşı’nda olmasına sevinmişti, üniversitedeyken Halkların Kardeşliği adına çok kültürlü bir anlayışla danslarını izlediği, bir sürü derste madun hikâyelerini dinlediği, evlerinin yaşam alanlarının yıkılmaması adına eylemlere katıldığı insanlarla “Kürtlerle”, “Romanlarla”, “Travestilerle”, “Siyahlarla” içi içe olacaktı. Ama dahasını anlayamamıştı ki onun işyerinin ve yeni yapılan nicelerinin oradaki mevcudiyeti oradakiler adına bir tehditti, polisti, belediyeydi, devletti… O bakışlarda bunları hissetti Turgut. Karşıdan karşıya geçerken bunları geçiriyordu kafasından, beyninin koyverdiği flashbackler eşliğinde. Beyincik omurilik bir olmuş; karnında da ufak bir sıkışma hissetti Turgut. “Tam ait gibi de hissetmemiştim aslında, daha farklı… Neyse!”

Turgut karşıya vardığında çoktan telefonun MP3 nü açmış, kulaklıkları takmıştı bile. Bu haletiruhiyeme hangi şarkı gider acaba diye düşündü, sona erdiremeden her zamanki tarifeyi seçti. “Shuffle rules!” İşten geç çıkmıştı, yarınki siktiminin denetimi için mesaiye kalmıştı. Fazla mesainin devlet olsun, özel olsun tedavülden kalktığı yıllardı bu yıllar. Her uzvu ayrı ayrı ağrıyordu. Dedik ya, kafası da hanidir pek rahat değildi. “En iyisi, ben şuradan bir taksi çevireyim de eve gideyim.” diye düşündü içinden. Durmadı, “Hem iki biramı evde çakar ucuza getiririm” diye düşünüp kendine ufak mutluluklar yarattı. Hatta “Boru değil! Taksimde en boktan yerde bile bir 50lik 7-8 liradan aşağı değil.” deyip potansiyel tasarrufunun gamzesini belirginleştirmesine izin verdi. Şansı varsa Turgut’un, belki Behzat Ç.’nin tekrar bölümlerinden birine bile denk gelebilirdi.

Bir yandan eve gitmek için bin bir hoş gerekçe bulurken, bir yandan “ taksiye şu kadar veririm.” , “evde bira var mıydı?” diye kafasından hesap yapıyordu. Boş taksi geçmeye, sırasıyla ilk önce Tarlabaşı Polis Karakolu önünde barikatlar içindeki panzere sonra hemen üstündeki duvarda yükselen bir kadınla bir erkek polisin gülümseyişleriyle bezeli “Halk için Emniyet, Adalet için Hizmet’” sloganlı Emniyet Müdürlüğü reklamına bakış attı. Cıkcıklayarak kafasını camekanında indirim muştalayan perukçuya sonra da A4 fotokopi kağıdında damping afişini asılı olduğu metruk binaya çevirdi. Uzağında iki sarhoş kavga ediyordu, onların küfürlerine içinden nedensizce savurduğu bir küfürle eşlik etti. Hayyam köprüsünün oradan boş bir taksi sellektör yaparak gelirken gözüne “Beyoğlu Belediyesi, Sahaf Festivali, TRT yanı, Tepebaşı” kelimeleri ilişti bir afişte, tarihini kontrol edesiye taksi korna çala çala geçti yanından. Neyse ki bazı bazı denk geldiği üstünde sevdiği bir grubun konseri haberinin veren lakin bir hafta öncesinden kalan o afişlerden değildi bu. Gideceğinden değildi belki ama yüne de üzülürdü böyle afişlere rasgeldiğinde Turgut. Ne zamandır alacağım kitaplar vardı diyerek, hemen kendine bir rota çizdi ufaktan heyecanlanarak. Şişhaneden de metro yapar, taksi-bira parasıyla bir kitap daha alırım diye düşündü. Gizemli-entel kişiliğiyle küçük hesap insanı memur hali arasındaki gelgit hızına şaşırarak Tepebaşı’na doğru yürürken bulursa almayı düşündüğü kitapları evirip çeviriyordu kafasında. Sidar, Ishiguro’dan bahsetmişti geçen. “Bu aralar Erich Fromm okusam nasıl gider acaba?”, “Ne zamandır şiirde okumuyoruz: Neydi, Seyhan Erözçelik’in bir şiirini okumuştum bir yerlerde, onun kitabına bakmalı.” “Geçen Karaburun gezisi Vedat Türkali’nin ‘Mavi Karanlık’ kitabını hatırlatmıştı, bir daha okumalı. Kim bilir kime verdiydim, evde yok.” Ayrıca kaçtır iyi kötü düzen kurduğu lakin bir türlü sahiplenemediği –iyisidir belki- , gecelerini geçirdiği, çokça yalnız kaldığı, seviştiği, uyuduğu odası için afiştir posterdir bir şeyler almak istiyordu. Duvarlarında yalnızca arkadaşlarının hazırlayıp bastırdığı, doğum gününde hediye ettiği Mecidiyeköy Ahali Hatırası posteri dışında başka bir şey asmamıştı. Bunca zaman sonra daha mı sahiplenmeye çalışıyordu ne. Ahmet Kaya çalıyordu. “…bütün aydınlıkların içine süzebilmek gibi mülteci isteklerim oldu, biliyorsun…” “İyi gitti be!” diye düşündü Turgut, başka bir parçası çalsaydı iyi gidip gitmeyeceğini düşünmeyerek. Kafası rahat değildi bir kere, bunu bu yaz çok sık yaptığı uzun ve rahatsız otobüs yolculuklarında bir hayli Ahmet Kaya dinlemiş olmasından çıkartabilirsiniz.

Birden yanından geçen “ilginçlikler insanı” sayısının artışını fark eden Turgut Mustafa Amca’nın arka tarafından geçtiğini anladı. Kulaklıkları kulağından çıkarttı. Çay molası mı versem diye düşündü. Bir hareketlilik fark etti pasajda. Zabıtalar tabureleri topluyordu, bu uygulama bu aralar başlamıştı, dışarıdaki tabureler, masalar toplanıyor, sokakta müzik yapanların enstrümanları ellerinden alınıyordu. Belediye durmuyor dört bir elle çalışıyordu. Öte yandan bu uygulamaya karşı düzenlenen eylemler çok çiğ geliyordu Turgut’a, bu kafada hiç bulaşmasam diye düşündü. Kulaklıkları geri takarken kolundaki yakın tarihli izler gözüne çarptı gene, bu kez karından yukarı doğru ikinci bir sıkışma hissetti. Buralar sık geldiği yerlerdi, bu rahatsızlıkla pek bir kimseyle karşılaşmak istemiyordu, belki de birileriyle karşılaşmaktan korkuyordu. Bu tedirginlik ve ikircikle çay içmekten vazgeçti. Bu aralar, kafasını rahat olmadığını hem manen –dalıp gitmelerle, kâbuslarla- hem fiziksel –sıkışmalarla seğirmelerle- hissetmek canını sıkıyordu. Kendine kızıyordu biraz biraz. Ne de olsa o böyle biri değildi. Pek alışık değildi bu duruma. “Ailem, sevdiklerim de pek değil galiba” diye hisseti ajite bir halde. “Ben de bu aklıselimliğe kaptırmışım kendimi yuvarlanıp gelmişim. Ne var yani!” diye devam etti, ajitasyonun doruklarında. Bir sonraki sıkışmaya kadar sorumluluğu kediye yüklemiş, rahatlatmıştı biraz kendini.

Turgut’u bu alemden bu sefer yüksek müzik, şık ve yazdan kalma bu sonbahar akşamına yakışır giyinmiş, bol dekolte, bol parfümlü kadınlar uyandırdı. Yunan turist kafilesini taşıyan tur otobüsünün altında kalma tehlikesini atlatıp uzaktan sahaf müşterileri sandığı kalabalığın arasına daldı. İnsan profilinden ayıkamadığı durumu, girişinde “İstanbul Fashion Week” yazan çadırdan ve güvenlik görevlilerinin iriliğinden anladı. Bu insanlar, içinde ne olduğunu anlamadığı Fashion Week çadırına girebilmek için sıra bekliyorlardı ve saatin gayet farkında olan sahaflar da çoktan tezgâhlarını toplamışlardı. Kalabalıkta gözünün sürekli güzel kadınlara takıldığını farketse de Turgut, yanı başında hiç tereddütsüz çirkin bakışlarını kadınlardan alamayan dayı ile aynı “günahı” paylaşıyor olma hissiyatı ile kendini toparlayıp, bakışlarını dayının gözlerine dikti, uyarırcasına. Dayının aymazlığı, parfüm-ter-şehvet karışımı kokunun yoğunluğu ve Turgut’un hiçbir zaman bu derece hissedemediği insanların orada dikilirkenki özgüvenleri midesini bulandırdı. Fazla mesaisine de, Fashion Weekine de, belediyesine de diye küfürlerini kendine saklamayarak kalabalığı yarıp dışına çıktı.

Odası bir anda ışınlanmak istediği sıcacık yuvasına dönüşmüştü kafasında. Ama hemen ardından odanın boş duvarları, yalnız başına, önünde kahve bilgisayar ekranında her entelin bir popüler kültür dizisi vardır şiarıyla seçtiği dizi eşliğinde uykunun gelip onu almasını beklediği hali geldi gözüne. Karmakarış bir halde istiklale çıktı. Kravatını gevşetti. Öfkeliydi, camekânlarda kendini gözlüyordu, gömlekli, kravatlı, laptoplu hali çok itici geldi gözüne. Bir çocuk bile kafasının rahat olmadığını anlayabilirdi. Yürüdü meydana doğru, metroya doğru. Sonun başlangıcı bir yürüyüştü sanki. Yolda GBT’ye denk geldi, bir sürü dil konuşan bir sürü turist gördü, yeni yapılan Demirören binasının ışıkları gözlerini kamaştırdı, Maraş dondurması satan çocuğun turistleri etkilemek için dondurma demiri ile vurduğu çanın sesi kulağını tırmaladı. Bir iki apaçi kılıklı tipten omuz yedi. Para isteyen bir şarapçıyı tersledi, okuldan tanıdığı bir arkadaşıyla göz göze gelmemek için gözlerini kaçırdı. Camekanlarda kendini gördükçe öfkelendi, kravatını çıkardı, çantasına koydu, gömleğinin düğmelerini çözdü bir bir. Karnındaki sıkışma git gide başına ulaşmış, şakaklarında zonklama olarak kendini hatırlatmaya başlamıştı. Son metroya yetişmek için, odasında varıp tek başına kalmanın huzuruna ermek için adımlarını sıklaştırdı. Meydandaki taksi cümbüşünü yarıp, metroya attı kendini. Tarifi zor, daha önce içine düşmediği hissiyatlarla yürüyen merdivenleri koşar adım indi, ondan başka pek insan yoktu. Son metroyu da kaçırabileceği ihtimali onu iyice tedirgin etti. Kaçırmış olsa geri çıkıp taksiye binecek takati görmedi kendinde. Gözü kendinden başka insan arıyordu önünde arkasında. Bir yandan da çantasından cüzdanını çıkarmaya çalışıyordu. “Neden hep böyle zamanlarda kaybolur şu cüzdan göt kadar çantanın içinde.” diye geçirdi içinden. “İn in bitmez de. mına kodumun metrosu.” Turnikelere yaklaşırken hala eline gelmemişti cüzdan. Tüm bu öfke, yılgınlık ve sinirle, “S.kerim akbilini” dedi içinden, turnikelerden atlamak aklına düştü. Hoşuna gitti bu fikir, ama biri görüp durdurursa son metroyu kaçırabileceği aklına geldi aynı anda. Üniversitede de yemekhanenin turnikelerinden para vermeyip atlarken ki heyecanını hatırladı. Mezun olmazken ki halini, kafasının daha bir rahat olduğu, arkadaşlarının bir kısmının bir yerlere gitmediği, daha bir çoğul hissettiği zamanları, sevdiği insanlarla daha fazla çay içmeye vakit bulabildiği, belki dünyayı olmasa bile kendini, ilişkilerini, çevresini dönüştürmeye olan inancının daha sıcak olduğu zamanları… Turgut gözüyle etrafını kolaçan etti. Arkasında onu görecek kimse yoktu, turnikelerin yanındaki camlı bölmede güvenliğin oturduğunu tam turnikenin önüne gelince farketti, ama tereddüt etmedi. Gözlerini yumdu ve turnikeden atlayıverdi. O turnike yer altı adamının bir türlü omuz atamadığı subaydı sanki bu haliyle. Belki de o günkü belediyeye karşı hıncını, öfkesini bir kısım dindirecekti böylelikle. Belki de sadece son metroya yetişmek için ufak bir kaçamaktı. Ama bu kaçamak güvenlik bölmesinde uyuklayan görevlinin gözünden kaçmadı. Turgut’un arkasından bulunduğu yerden çıkıp bağırdı. “Hop bilader! Nereye?” Turgut sesi duyunca bir an duraksadı fakat içi içine sığmıyordu, keyfi fazlasıyla yerine geldi. Elinde çanta, aşağıya doğru koşmaya başladı. “Akbilini bir, onu çıkaranı iki sefer s.keyim! ” diye küfrü bastı yer altı subayına. Güvenlik görevlisi telsizden anons geçip Turgut’un peşinde koşmaya başladı. Turgut yorgunluktan eser kalmamış, ağzı kulaklarında son merdivenleri de üçer beşer indi. Güvenlik de arkasında. Metro daha durağa gelmemişti, tünelin girişine metronun çıktığı yere doğru yöneldi. Gidebileceği bir yer yoktu artık. Sarı çizgiyi bile geçmişti. Güvenlik, Turgut’un elektrik akımının olduğu raylara doğru düşmesinden çekinerek adımlarını yavaşlattı. Turgut bir yandan kahkaha atıyor, bir yandan küfrediyordu. O küfürler bir yerden sonra sayıklamaya döndü, ne dediği anlaşılmıyordu. Güvenlik tehlikeli olabileceğinden korkup, daha fazla Turgut’a yanaşmayarak, yine anons geçti. “ Şüpheli şahsı tünelin girişinde kıstırdım, yardımcı ekip gelsin. Tamam!” Turgut ne yapacağını bilemez sayıklar halde, çantasını açtı laptopunu çıkardı. Diz çöktü. “Ulan bir kere turnikeden atlasam ne olacak belediyemi batar devlet mi çöker, gören de babasının malı sanır işgüzar göt!” O esnada, bir metro güvenliği ve 2 polis daha koştura koştura yanlarına doğru geldi. Polisler silahlarını doğrultup Turgut’a doğru seslendiler. “Dur oğlum, yanlış bir şeyler yapma.” Yavaş yavaş üstüne doğru yürümeye başladılar. Turgut kararlı bir şekilde doğruldu. “Bir siz eksiktiniz .mına koyiim” dedi. Laptopu eline aldı. Laptopu şirketten vermişlerdi, üstüne zimmetliydi. Onu yere vurabileceği, parçalayabileceği fikri içini ısıttı bir anda. Ona rahat vermeyen tüm şeylerin sorumlusu bu elindeki ufacık aletti o an için. Sanki yere çalsa, sonra da o karanlık tünele fırlatıp atsa tüm zincirlerinden boşalacak gibi hissetti. Derken yanındaki tünelden gelen metronun sesini duydu. Turgut’un en son duyduğu bu tiz siren sesi ve tok bir silah sesiydi. Metronun kornasından ürkmüş olacak laptopu elinden kaymıştı. Silahlı olan polis de laptopun bir bomba olabileceği korkusuna kapılıp –veya alışkanlık- yasal mermisi ile Turgut’u etkisiz hale getirmek için dizine doğru ateş etmişti. Turgut dengesini kaybetti, raylara doğru, gelen metronun önüne doğru kendini bırakırken yüzü gülüyordu. Gözleri ışıktan kamaşmışken tek söyleyebildiği: “ Tüm sarı çizgilerin .mına koyayım!” oldu. Ertesi gün Turgut’un gömleğinin arasından gözüken kan lekeli İstanbul tişörtü 3. sayfa haberleri arasında üniversite mezunu başarılı gencin akıl almaz intiharı adlı haberin üstündeki fotoğraftaydı.