13 Kasım 2012 Salı

BEN Kİ SON 9 YILDIR HİÇ


Mehmet Talha Paşaoğlu’na, saygıyla ve dostlukla.

Sonunda Mehmet Efe’nin çok övülen Mızraksız İlmihal’ini okuma şansım oldu. Bundan da ziyade, bu aralar karşıma sürekli İslamcılar’la ilgili bir şey çıkıp duruyor. Cihan Tuğal’ın “Passive Revolution”ını bir Sultanbeyli hikayesi olarak okudum, ya da, daha genel itibariyle, bir mahalle, bir ilçe öyküsü olarak okudum. Tabii bir de, bir şiir olarak: Hayallerimiz neye dönüşecektir? Mehmet Efe’yi okurken de CNN’de “Muhafazakar Moda” belgeseline rastladım. Bu bir mesaj olmalı. Tarih, bizim kulaklarımıza fısıldıyor vahiylerini ve biz de takip ediyoruz işaretleri, okuyoruz, düşünüyoruz ve merak etme becerimizi hayatta tutuyoruz.

Velhasıl, artık nedir beni çeken bu İslamcılar’ın dönüşümünde bilemiyorum ama kendi dinsizliğimin haritasını çıkarıyorum gibi geliyor hep. Dinsizliğimin diniliğini. Ya da taşradan, ne taşrası, varoştan merkeze gidişimin hikayesini. Sonuçta, anneannemin dini tedrisatından geçtikten sonra -ki Ayetel Kürsinin mucizeleri, Süphaneke duasının ezberi ve birtakım dini değerlerin yüceltilmesine dayanırdı, ve sonra “Fırat” çıktı ve bunları herkesin bildiğini herkes herkese hatırlatmış oldu- ergenliğimin sonrasında, yavaş yavaş, ve bir miktar azap içerisinde, dini terk ettim. Aslında ben buna dinden düştüm de diyebilirim. Hangisinin ağır bastığına karar verebilecek olan da ben değilim gibi geliyor; belki bu yazının okurlarıdır. Mahallemizde Kuran kursu vardı; ama arkadaşlarım ve aileleri için ne kadar önemliydi hatırlamıyorum, kestiremiyorum. Giden arkadaşlarım vardı ve ben gitmiyordum. Maçlarda küfür edilir ve dutlara dalmadan önce Allah’tan af dilenirdi. Ailemizde ise, her ne kadar son dakikada yetişilse de bayram namazları, Ramazan ayında dindarlaşma mevcuttur; öte yandan esas inanılan ise seküler eğitimin, çalışmanın ve sorumluluğun önemidir. Velhasıl ben çok uzun zamandır camide rahat etmiyorum; sokakların soğuğundan sığınmak için dahi olsa, camiye gitmiyorum. Öte yandan şuna inanıyorum ki, çalışıyorum, çok çalışıyorum.

Dinden düştüm; ancak Sultanbeyli hikayeleri ilgimi çekmeye devam ediyor. Dindarlığın renklerini ve dönüşümünü görmek, bunu da, Anadolu yakasında, arabayla 20 dakika olan, akrabalarımın yaşadığı bir mevkide anlatıldığını görmek, bizim oraların sahneye çıktığını hissetmek hoş bir hayal hissi uyandırıyor olsa gerek; hem de bir yanıyla aynada aksimi izlediğim hissini veriyor. Ne garip bir Narkissos öyküsüymüş bu. Zaten Tugay Yolu olsun, Sultanbeyli olsun, gündelik hayatın atom fiziğini düşündürüp duruyor; olabileceklerimin, benzeyebileceklerimin renk skalası.  Tabii ölçüm yapılınca ortada bir şey yok. Kendime soruyorum; ne var Cihan Tuğal’ın derlediği bu hikayelerde? Dükkanında ayakkabı giymeyen adamların, zenginleşmesinin öyküsünde? Ya da, belediye başkanlarının sakalının kısalmasının ve badem bıyığının ortaya çıkması öyküsünde ne var, beni cezbeden; bu kendince solcu halimle, ilgimi çeken?

Cihan Tuğal’ın anlattıklarına bakınca, kimin öyküsüdür bu, diye düşününce; aklıma şu geliyor. Bu öyküler, hayal kırıklığına uğramış insanların hayatta kalma öyküleridir; ama bir yandan da, çıkarın ve iktidarın tadını almış insanların kendilerini hoş göstermelerinin, riyalarının öyküleridir. İsmail’ini kurban etmeye hazır olmayanların, kendilerini vaftiz etmelerinin hikayeleridir. Hangisini ilk sıraya koyarız, hangi versiyonu tercih ederiz, bilemiyorum: Muhtemelen ikisinden de bir şeyler var. Muhtemelen, İslamcılar da çeşit çeşit; nihayetinde insan kısım kısım, yer damar damar. Hayal kırıklığına bir tepki olarak, ütopyadan vazgeçmenin hikayesi mi; koalisyon hükümeti iktidarının tadıyla yeni düzeni inşa etmenin hazzına erenlerin bir masalı mı – hangisini duyduğumuz, bizim hem yerellik dediğimiz bu “dert”in bir yansıması herhalde, hem de kendi politik perspektifimizin İslamcılığı nasıl anladığı. Bir de sağcılık var tabii; memleketin esas sahipleri, mukaddes değerleri ağır ağır yeniden üreten el öpen ve öptüren, birbirleriyle bir şekilde anlaşmayı başaran, efendiler.

Mehmet Efe ise, inancın hikayesini yazmış romanında. İrfan’ın aşkına olan inancının öyküsünü geçiyorum; bir de tımarhaneye götüren inancın hikayesi var. Mehmet Efe’nin romanında ise, tebliğe gönül veren birisiyle karşılaşan İslamcı’nın çelişkisi çok etkileyici. Dinde gizlilik olur mu, yaratıcı aksini iddia etmiyorsa olmaz. Bu, ister dindar olsun ister dinsiz, herkese şu soruyu soruyor: Bir kere ahlak olduğuna inandıktan sonra, uzlaşmayı mümkün kılan şey nedir? Cevabı “hayatta kalmak” olanlar, her gün, haksızlılara karşı duruş ve ahlak arasında gidip gelerek, bir adım ileri bir adım geri atıyorlar ve kendilerine tekrar tekrar soruyorlar: Ben kimim? Şahsen muktedire karşı sinsiliğin gayri ahlaki olduğuna inanmıyorum. Bu ise, bana şunu sorduruyor: Dayanışman gereken kimdir? Onunla etik bir şekilde, bir erdemi inşa ederek nasıl bir arada durursun?

Bir de, anlaşılan “Mızraksız İlmihal” ile dillendirilen bu özeleştiriler, bu kafa karışıklıkları, hem karşılığını bulmuş, hem de bir tür savunma mekanizmasının (bastırma mı; inkar mı, bunu iyi anlamak gerekir) ortaya çıkmasına neden olmuş. Kitabın ilk basımı ile ikinci basımı arasında 4 yıl var; ki Mehmet Efe’nin anlattığına bakılırsa, ilk basımı ve sonrasında satışı da bayağı bir maceralı olmuş. Ancak bugün, belirli bir çevre arasında oldukça tutuluyor anladığım kadarıyla ve yazarın dillendirdiği eleştiriler bir kısım karşılık bulmuş görünüyor.
Unutulmaması gereken bir nokta şu ki: Ne olursa olsun, bir mutlu sonla bitiyor bu kitap. Bir mucize ile, bir mesel ile. Bu da üstüne düşüneceğimiz başka bir soru olsun.

Birkaç alıntıyla bitirelim:

“Farklılıklar, güzelliğe yönelişin yeryüzüdür” (Kitabın sonundaki röportajlardan birinde Mehmet Efe’nin söylediğidir)
Alıntılayacağım bir diğer cümle de bir hadis meali:

“Ümmetin öncekiler, sonrakilerden daha hayırlıdır. İkisinin arasında keder vardır”.

Bu sözden yola çıkılarak yas üzerine düşünülebilir mi diye aklıma gelmedi değil.

Bir de şu var, hani bir Ece Ayhan dizesi olurmuş dedirten:

“Gidip, İlim ve Fetih Şuuru’nu Yayma gibi yurtları geceleyin basan deliler tanıdım Abicim.
Kalkın ulan! Artık takunyalı burjuvalara iç güveysi damatlar olmanıza gerek kalmadı. Kalkın, Şeriat geldi!” diye haykırıyordu biri”.

Ki düşünün, 1993’te bu kitabın ilk baskısı yapılmış. 

19 Ekim 2012 Cuma

KURBANLAR, VİCDANLAR VE POLİTİKANIN RUH HALİ

Öcalan’a uygulanan tecridin kaldırılması için başlatılan açlık grevinin kırkıncı gününe ve dolayısıyla mahkum ve tutukluların sağlığı için kritik eşiğe yaklaşılıyor. Bu süreç boyunca, açlık grevine ilişkin haberler, kitlesel yayın yapan medya tarafından tutarlı bir şekilde sansüre uğratıldı. Bunun tek istisnası, Gülten Kışanak’ın BDP grup toplantısında açlık grevi yapanlardan birinin mektubu üzerine ağlamasıyla ilgili olan haber olarak görünüyor. Öte yandan, 19 Ekim’de de Cüneyt Özdemir Radikal’de bulunan köşesinde konuyla ilgili bir yazı yazarak, açlık grevi yapanları ana akım medyaya taşıdı.

Cüneyt Özdemir’i kutlamak gerekiyor diye düşünüyorum. Sadece “vatan hainlerinin”, “bölücülerin”, “bir kısım medyanın”, “azılı kızılların”, “aşırıların”, “bitiklerin” adlarını söyleyebildiği PKK’lileri köşesine taşımaya cesaret etmiş. Sonuçta, kafa karıştırıcı bir yerdeyiz. Devletin bir yandan PKK önderliğiyle görüştüğü iddia ediliyor, bir yandan Diyarbakır emniyet müdürü “teröriste de ağlamalı” dediği için soruşturma başlatılıyor. Öte yandan, seçilmiş Kürt politikacıları tutuklanıyor; bir sürü Kürt devlet veya devlet yanlıları söylediğinde mesele olmayan cümleleri ya da sözcükleri sarf ettiği için gözaltında ya da tutuklu yargılanıyor. Kimin, neye, nasıl tepki vereceği belli olmayan bir ortamda, Cüneyt Özdemir PKK’li diye birinin olduğunu ve onun açlık grevinin de üstüne düşünülmeye değer bir şey olduğunun altını çiziyor.

Öte yandan, PKK’li mahkum ve tutuklulara yönelik uygulanan sistematik sansür, ancak gözyaşı ve ölüm söz konusu olduğunda esneyebiliyor. Açlık grevi, ya bir milletvekilini ağlattığında, ya da artık ölüm kapıya dayandığında görünür olabiliyor. Bu bize gösteriyor ki, medya gözyaşı ve kan istiyor. Eğer ki, başka bir beden üzerinde gözyaşı döktürecek kadar etkiniz yoksa; ya da ölümün, ya da hayat boyu sakat kalmanın eşiğine gelmezseniz, bedeninizi açlığa yatırmanın görülmeye değer bir yanı yoktur. Politik iddianız göz ardı edilebilir; bu iddialı politik ediminiz bir o kadar iyi örgütlenmiş bir sessizlik ve karanlığın içerisinde yok olup gidebilir.

Nihayetinde, eğer kurban olmayı göze almamışsanız, politik olarak var olma şansınız elinizden alınmış demektir. Uyandıran, farkına vardıran, görünür kılınmayı sağlayan bir unsur olarak ölüm ve gözyaşı, Hz. İbrahim’in öyküsünde yer bulur kendine. Hz. İbrahim, bir cinayetle test edilen, acı çeken bir babadır: Kan ve gözyaşı, onu Allah’a yaklaştırır. Bugünse, politik bir edim olarak bedenlerini açlığa yatıranlar, ancak ölümün eşiğine geldiklerinde konuşulabilir oluyorlar. Herkesin sorduğu, biz bu cesetlerle, biz bu saklayamayacağımız cesetlerle ne yapabiliriz oluyor; çünkü bu insanlar öldüklerinde kurban olmayacaklar – ya da bir dini pratiğin değil, örgütlü bir sansürün, bir dışlanmanın, bir görmezden gelmenin, yani bir tür konformizmin kurbanı olacaklar, bunu biliyoruz.

Ölümün ve acıtmanın, yani aşırılığın, görünür olmaya yarayan tek yol olduğu bir dünyada, artık hepimiz bir şiddetin mağduru ve üreticisi olmuşuz demektir. Muhayyilelerimizde acı ve ölümden başka bir duyguya yer bırakmamışız; diğer bütün duyguların ve politik edimlerin düşündürme işlevini yitirdiği bir noktadayız demektir. Sadece ölüm ve acı, sadece cinayet; ama kurban da olmayan bir cinayet, anlamsız bir cinayet, bizi harekete geçirebiliyor. Zihnimiz uyuştu. O zaman sormak gerekiyor: Büyük bir uyuşmanın içerisinde politika yapmak, politik hayatı devam ettirmek nasıl mümkün olacak?

 Öte yandan, PKK’li mahkum ve tutuklular da, kendilerini kurban etmekten başka bir şanslarının olmadığı bir noktadalar. Bize bir yandan da şunu soruyorlar: Sadece kurban olarak mı politika yapacağız artık? Peki, hazır mıyız, böylesi bir politik iklimin bedelini ödemeye? Ölüm ve acı dışında bir duygunun kalmadığı bir ortamda politik bir varoluşun içinde bulunmaya hazır mıyız? Ölmeye ya da silinmeye, kurban ya da cemaat olmaya, bu ikisinden birini olmaktan başka bir şey olma imkanımızın olmamasına? Kurban olanlar ve kurban edilecekler, politik kimliklerinin bedelini canıyla ödeyecekler, feda edecekler kendilerini; peki ya kalanlara ne olacak, hayatı bağışlanmış kurban adayları olarak, insan kurban eden bu makinenin içinde bütün bu hissettiklerimizle biz ne yapacağız?

22 Nisan 2012 Pazar

YAŞAM ÜZERİNE



Artık yeter
Bırakmalıyım çılgınlığı
Şapkamda bir tüy
Ne kadar da parlaktı sahne ışıkları
Heinrich Heine
-I-
Yılbaşına birkaç gün vardı. 2011 üzerime karabasan gibi çökmüştü.
Öncelikle, bitmek tükenmek bilmeyen İstanbul yolculukları, Pamukkale’nin sağ arka pencere kenarındaki, 34 numaralı koltuk. Gökbel’de kahve-kek; Afyon’da sucuk-ekmek; Üsküdar-Beşiktaş vapurunda çay-simit; Hisar’da börek… Atılan köprüler, hiç olmamış gibi kapatılan defterler… Bitmek bilmeyen paperlar, borçlar, inşaat harfiyatı, mülakatlar… Sonra gelince karabasan gibi gelen; gelmeyince, yokluğu, ağızda çekilmiş bir diş gibi hissedilen müşteriler…
Yılbaşına birkaç gün kalmıştı… Seyhan’la Antalya’da buluştuk, birlikte oturduk kahve içtik. Hamileyim demeye utandı. Yalnızca “Ha…” diyebildi. Şaşırmadım, zaten Kurban Bayramının ilk günü rüyamda bana  hamile olduğunu söylemişti. O kadar gerçekti bir rüyaydı ki, neredeyse ne zamandır bu haberi bekliyor gibiydim…  Sonra kalktık, lavaboya gittim, elimi yüzümü yıkadım, … Hesabı ödedim. Çıktık. Artık, eskisi gibi değildim. Varoluşuma bambaşka bir anlam eklenmişti. Bunun da ötesinde, bedenimi, bozuk bir saat gibi geriden takip eden mental yaşım birden bire yılları aşıp, yerini bulmuştu. Tıpkı, Antalya’da, nezarette 12 gün gözlerim bağlı kalıp 13.gün teşhir masasına çıkartılmak üzere yüzümü gördüğümde, artık annemin küçük oğlu olmadığımı alnımda eksilen saçlardan hissettiğimdeki gibi… Teşhir masasından sonra parmak izlerimi verirken ismimin “pencerenin buğusundan silinip polis kaydına” eklendiğindeki gibi… Ya da askere giderken ergenliğimin tüm neşesini kışla kapısında bıraktığım gibi… Ne var ki, cezaevi–lokanta-üniversite’de olduğum 10 yıl boyunca, hep askerden terhis olduğum 26 Ocak günündeki gibi 21.5 yaşında, özgür, genç ve sevdiğim sivil kıyafetlerin içinde genelde mutlu hissettim kendimi. Kötü geçen 2011 mutlu bir haberle sona eriyordu… Herhalde diye düşündüm, bu şeytanın bacağının kırılacağının ilk delaleti olsa gerek.
Üç gün sonra, Seyhan biraz huzursuz uyandı. “Problemler var” dedi. Gündüz birkaç kez konuştuk, “iyiyim” dedi. Sonra gece, yatmak üzere eve gittim, hala huzursuzdu. Önce doktora gitmek istemedi, onun istemeyişi bana makul geldi önce,  pijamalarımı giydim, ışığı söndürdüm. Yattım. Sonra, birden bire, bir huzursuzluk geldi içime oturdu, “hiç olmazsa Gölhisar’a gidelim, bir doktor görsün” dedim. Kalktık, giyindik, tam çıkarken, Serdar aradı, gece 1.30 civarlarıydı, Boğaziçi’nde işgal sürüyordu, kısaca konuştuk, telefonu kapattım. Benim külüstür fordla yola çıkılmazdı. Yukarıya çıktım, annemin ihtiyat anahtarını koyduğu yerden aldım, eve girdim, ikisi de çoktan uyumuşlardı, acaba ben de bu yaşta, böyle huzur içinde uyuyabilecek miyim diye düşündüm, babamın cebini yokladım ve onun arabasının anahtarlarını aldım… Çıktık yola… Gölhisar’a vardık.
Kayıt yaptırdık, Seyhan’ın sigortası görünmedi, benimse bağkurum borçtan dolayı sağlık hizmeti veremeyecekti, “muayene parası alırız” dediler. “Tamam veririz” dedik. Sonra, Seyhan nöbetçi doktora girdi, doktorla ikisi çıktılar, ve doktor mealen buralarda oyalanmayın, Antalya’ya ya da Denizli’ye acele gidin dedi. Sonra, gözlerinde acımayla karışık, “muayene girişini iptal edin boşa para vermesinler” dedi doktor, görevlilere… O bakış canımı acıttı, ilk defa o anda kötümser düşünmeye başladım.
Sabaha karşı Antalya’ya indik. Acilden kayıt yaptırıp kadın doğumcuyu uyandırdık. Nursuz, nesebetsiz bir kadın, henüz genç, muhtemelen yeni uzman olmuş, güzel kalın kaşlarının yarısından çoğunu alıp, yüzünü alabildiğine çirkinleştirmiş. ‘Bu saatte de olmaz ki kardeşim…’ hissiyatıyla bizimle konuşuyor… Yatış yapıldı, röntgen, muayene, işlerin kötüye gittiği belli… Kantine indim, Seyhan’a bir hasta pijaması aldım, meyve suyu, kolonya, peçete de… Onun bedenine göre olan pijama yok, en az dört beden büyük… Seyhan kadın doğumda ben salonda sabahı bekleyeceğiz… Sabah namazı vakti geliyor, birkaç saat de olsa uyumak istiyorum, uyumadan önce babamı aradım, namaza uyanıp camiye gidecek olup da arabayı göremezse sıkıntı… Sonra saati altı-otuza kurup uyudum. Koridorda bütün bekleme bankları benden önce kapılmış, yerde yatacaz çaresi yok… Nezarette geliştirdiğim metod, ayakkabılarımı çıkarttım, sonra üzerimdeki kazağı onun üzerine koyup yastık yaptım, montumu yeniden giydim, “uyku kardeşim/ver elini uyuyalım…” narkoz verilmiş gibi, yaklaşık 10 saniye sonra bayılacağımı biliyorum, gövdem uykuya damlarken, belli belirsiz “hani 2012 güzel olacaktı” diye düşündüm…  sonra o balık, o balığın adı neydi… Bir şeyler başlıyordu ama allahım ne?

-II-
Seyhan ameliyata alındıktan bir süre sonra yengem geldi. Ardından abim. Bir süre hastanenin kantininde sohbet ettik, sonra ben gece okumak için yakındaki D&R’dan bir kitap almak niyetiyle dışarıya çıktım. İnanılmaz bir yağmur vardı. Karşıdan karşıya geçerken, burada geçen Kepezaltı yılları geldi aklıma. O zamanlar, kafamdaki en büyük meselelerden birisi, bu lüks konutların olduğu mahallerde kimler oturacaktı. Bu bizim için hayati bir meseleydi, çünkü herkes şöyle diyordu “ol’m diyelim ki devrim oldu a.. koyum; ışıklarda, konyaltı’nda kimler oturacak?” (Ki Fatmir Gjata’nın Bataklık romanını okuduktan sonra Arnavutluk Devriminin bu meseleyi tereyağından kıl çeker gibi bir çözüme kavuşturduğunu görünce, en azından bu mesele de huzura kavuştum…)
Şimdi karşı kaldırıma geçmek üzere, beri taraftaki kaldırımda bekliyordum. Bir yandan yağmur, bir yandan otomobillerden sıçrayan sular zaten berbat olan durumumu daha da zorluyor… Benim geçmeye çalıştığım karşı kaldırımdan bir kadın yola indi, koştura koştura uzaktan kumandasıyla bir arabayı açtı sonra arabasına bindi gazladı ve gitti. O ana kadar, aklımda Habil ve Kabil ve onlara ölü gömmeyi öğreten karga kuşu vardı… O zamanlar, dünyanın nüfusu dört, iki kardeş koca dünyaya sığamıyor, üç kişiye düşüyor dünya nüfusu… Cümle tabiat, cümle mahlukat iki yetişkin bir çocuk için… Kadının ardından, kafamdan kahya Yahya türküsünü döndürmeye başlıyorum…  “İçeri giren sarı kız bana baksaydı…” Örgüt işleriyle uğraşırken, o kaldırıma yürümeyle 15 dakika mesafede bir markette çalışırdım…Böyle arabaları olan sarışınlar, kavruklara bakmaz, kendilerinin ki gibi arabaları olan sarışın ya da beyaz yüzlü erkekleri bulurlardı hep…Pastanelere oturup sütlaç, aşure, muhallebi yerler… İki odalı parti modeli zaten olmazsa olmaz, binalarla ilgili meseleyi Fatmir çözdü peki, burjuvaziden intikamı Neçayev gibi mi alacağız… Sarışın arabasıyla gazladı gitti… Ben yağmurun altında ‘yahya gibi kahyalığımı bilerek’ bekliyorum… Seyhan ameliyattan çıkacak, acele etmeliyim… Karşı kaldırıma geçiyorum, D&R’dan içeriye giriyorum, Neçayev’le ilgili yeni bir kitap çıktı mı ki? İki odalı parti modeli nereye vardı… Bizim saflarımızda hatırlamayı neden Proust gibi hatırlayabilen bir devrimci çıkmadı; sanki geleceğin ince bağırsaklarından kokoreç yapacakmışız gibi Polanyi’nin satanic mill’ine doluyoruz…Geçmiş hep kırıklı… Tanpınar’ın arzuladığı gibi bütünsel bir an yok… Neçhayev, öyle duruyor, şehitler albümünde bir resim gibi, Türkçe’ye onunla ilgili bir kitap çevirmişler; İmkansızı İsteyen Adam-Neçhayev… Başka bir şey yok… Seyhan ameliyattan çıkacak, gece uzun olacak; şöyle güzel bir şeyler almalı… Neçhayev’i düşünürken kendimi birden Metis rafının önünde buluyorum. Gingzburg, Peynir ve Kurtlar; John Berger, Görme Biçimleri… Sonra yeniden Habil ve Kabil, sonra yeniden tekerrür, Eliade’yi iyi okumalı (adam faşist diyorlar ama…); Arendt, Eichmann Davası bunlara hep bakmak lazım… Ama tekerrür ve hatırlama önemli, Susan Buck Mors okumalı belki ama önce Benjamin’in pasajlarını tüketmeli… Mimari yapılar, toplumsal yapılar, Paris, modernlik… “Yenilmiş devrimler Paris’e gömülür” dememiş miydi Mahno… Ukrayna’dan Paris’e, Benjamin’den Baudliere’e; Mahno’dan Neçhayev’e hep bir yol var ama nasıl… Yeniden Habil ve Kabil, acaba hangisi Habil hangisi Kabil, hangisi haklıydı ki… Allahım o dipte hava kabarcıklarının arasında son bakıştaki balık neydi ki?


-III-
Benjamin’in Pasajlar’ını aldım. Kantine geldim, abim ve yengem beni bekliyor. Seyhan’ın ismi hala elektronik panoda ameliyattakilerin arasında yazılı… Bir süre daha bekliyoruz… Ameliyat 45 dakika sürecekti. Neredeyse iki saate yaklaştı, aşağıya ameliyathaneye iniyoruz, “hastanız serviste” deniyor… Çıkıyoruz, Seyhan aygın baygın… Bir süre sonra tamamen ayıldı. Abim gitti… Bir başka yakınımız geldi… onunla oturduk bir süre o da gitti… Sonra ben pijamalarımı giydim, seyhana televizyon açtım, kendimse Pasajlar’a başladım… Daha ilk cümleyi okumadan telefon… biraz önce ayrılan yakınımız, “Hastane çıkışı iki sokak ötede saldırıya uğradım çabuk ambulans yolla…” Telefonu kapatıp süratle giyindim, aşağıya indim koşarak yakınımızın yanına gittim, eli yüzü kan, yürüyerek hastaneye geldik, kapı da sandalyeye oturtup içeriye aldılar… Tam arabaya binerken, arkadan birisi odun vurmuş birisi de gözüne biber gazı sıkmış.. başına iki alnına dört dikiş…Sonra, Seyhan’ın yanına çıktım, elemanın durumu iyi korkma ama biraz bürokrasi olacak, rapor, şikayet hastane karakol…
Hastaneden ayrılıyoruz, “önce Kömürkarası karakoluna gidin şikayette bulunun” diyor hastane polisi. Karakola, şikayetçi olarak girmeye alışık değiliz… İster istemez bir gerginlik… Karakol polisleri eskiye nazaran daha kibarlaşmışlar, karakolda bir takım gençler var, birkaç tinerci, birkaç mahalle genci, birisini getirdiler üzerinde bali kokuyor, donuna da mı işemiş ne… Eşgal veriliyor, olay anlatılıyor… Sonra Adli Tıp’a gidin rapor alın diyor polisler. Çıkıyoruz… Adli Tıp’a varıyoruz, yağmur ve fırtına ortalığı duman etmiş, her yer heryerde. Zor bela arabayı park edip, içeri giriyoruz… Gitmemiz gereken yeri, danışmadan öğreniyoruz… Üç kat aşağı iniyoruz… Sonra, tarif edilen koridora geliyoruz, kapısında morg yazıyor…İçeriden Kürtçe ağıtlar geliyor, kimin nesi öldü acaba? Bizim Kepi’nin oğlu da bu koridordan mı geçti ki otopsi için? Raporu verecek olan doktorun odası sonu morg olan koridorun tam ortasında, kapıyı çalıp içeri giriyoruz… İçerde kafası kel, çakır gözlü, yuvarlak gözlüklü, zayıf bir doktor, ‘geçmiş olsun, buyurun oturun…’
Neçayev’i D&R’da bırakmıştım malum, Benjamin’de Seyhan’ın odasında kaldı; o meşum telefonun geldiği andan doktorun odasına kadar geçen zaman acaba bir roman bölümü olsaydı, Kafka’nın Dava’sına ait olurdu şüphesiz.. Ama bu doktor Kafka’ya uymuyor oldukça fantastik, ama ortam kasvetli ve grotesk şimdi Edgar Alan Poe kuşağına girdik heralde…

-IV-
Düşük gerçekleştikten sonra, Seyhan’a kürtaj yaptılar doğal olarak… Antalya’da hastane kapılarında resmen süründük, Seyhan’la kendimizi Çavdır’a dar attık… Seyhan, Gülcan, ben… Eve geldik, annem bizi karşıladı. Üzülmeyin gene olur dedi… Sonra Seyhan’a “kızım düşük zordur, eskiler dokuz doğur bir düşür derler, yorma kendini, kendine dikkat et” dedi… Ben annem gene olayı kocakarıya bağladı diye düşündüm… Sonra işe gittim… Sonraki günlerde de işe gittim… Ama Seyhan’da ters giden bir şeyler vardı. Özellikle kürtajdan üç gün sonra, kramplar, kasılmalar başladı… Dördüncü gün, iyice kötüledi, beşinci gün eve ambulans çağırdık… çavdır’da derdimize çare bulamadık ve yeniden Antalya… Seyhan, botokstan eli yüzü şişmiş sosyetik olduğunu sanan ama görünüş ve hal-tavır itibariyle kadırgalı seda sayan hanımı çağrıştıran doktorunun yanına girdi… Sonra, beni çağırdılar…
“Osman Bey, Seyhan Hanım ektopik gebelik yaşamış…” (Off topic Yadyok hocaları essay kağıtlarıma of topic yazdıkça Arıza ile Sülo benimle Supporter Osman diye kafa bulurlardı da, ec ne şimdi? Heralde eclipse’den gelse gerek. O zaman ergen vampirlere ya da Horkheimer’e doğru yol alıyoruz…) yani? “Normal gebelik ve dış gebelik bir arada, bebekleriniz ikizmiş, birisi tüplerde kaldığından onu görememişiz, tüplerdeki dış gebelik, rahimdeki bebeği zehirleyip öldürmüş…” (Serdar’la çekindiğimiz fotoğrafın altına clandestinos yazmıştım… Ulan manu cao…) Peki şimdi? (Allahım kardeşini öldüren Habil mi Kabil miydi?) “Seyhan Hanım’a laparoskopik ameliyat yapacağız, sonrası için hiçbir sorun kalmayacak ve ameliyat da çok kolay geçecek…” (Ulan ben sizin ecdadınızı… Eski Beyrut’un tuvaletin de Foucault okuyun lan yazıyordu değil mi yoksa Arafta’mı? Şimdi bu Kadırgalı’nın tuvaletine de yazmaz mıyım ben…  Nechayev gelsin sizin hakkınızdan, Allahın çakması…) “Fakat ameliyat biraz masraflı… sizin bağkur probleminizi çözüp, Seyhan Hanım’ı kendi üzerinize almanız lazım..” (…) peki…
Sonra çıktım borcumu öğrendim, Bağkur’a 5.215 tl borcum olmuş… Bizim aile şirketinin müdürüyüm ya… Boğaziçi’nde işgal sürüyor, “kahve içme özgürlüğümüz var kardeşim, şimdi atıp tutuyorsunuz ama zaten mezun olunca şirketlere müdür olarak kapağı atacaksınız” diyenlere fena bozuluyorum, al işte gör müdürü… Sen bu borç kağıdını al, o ekşi sözlük entry’lerinene iliştir şimdi… Parayı, dörde kadar yatırmam lazım, yatıramazsam, ya Seyhan ameliyat olamayacak, ya da özel hastanenin bütün masraflarını ödememiz gerekecek… Parayı abim ayarlıyor, güç bela yatırıp yetiştiriyorum… Sigorta’da işlemleri tamamlayınca, hastaneye koşuyorum. YAŞAM HASTANESİ… Seyhan’a ameliyat önlüğünü giydirip, tekerlekli sandalyeye oturtmuşlar, bizim kadırgalı da başında, ‘hiç merak etmeyin Osman Bey bu kız benim aşkım’ diyor… Öpüşüyoruz Seyhan’la… O ameliyathaneye ben kantine gidiyor… Bir çay alıp oturuyorum… Yengem geliyor, birazdan abim gelecek, ben D&R’dan hangi kitabı alacağımı düşünüyorum… Seyhan Özarslan-Ameliyatta yazıyor 19” ekranda… Sonrası anlattığım gibi;  kaldırım,  yağmur,  kadın,  Nechayev, Benjamin, Kafka, Poe… Adli tıp, morg ve yeniden hastane… Ertesi gün bizi bırakıyorlar.. Bir gün de Antalya’da kalıyoruz, sonra yeniden Çavdır… Eşyalarımızı açıyorum… Benjamin’i yatağımdaki komidinin üstüne koyuyorum, bir türlü yenememiş bir yemek gibi iştihayla bakıyorum… Sanki sırlar onda… Kemalizm meselesini, taşrayı, modernliği bana o anlatacak… “Bak şimdi Osmancım durum şöyle” diyecek, babamın eski arkadaşları gibi, müşfik ve babacan, bana eski zamanlarla, modern zamanların sırlarını anlatacak… O işler öyle değil yiğen diyecek…
Kitabı oraya bırakıp dükkana gidiyorum. Hesap, kitap, herkeslere dert anlatma… Derken, eve geliyorum, Seyhan uyur uyanık, ben biraz okuyacam diyorum… Pasajlar’ı açıyorum. Hassiktir, Tarih Üzerine, sonrası Baudliere, Sonrası Proust Edit, Sonrası One Way Road… Eee, ben bunları zaten Belge Yayınları’nın Pırıltılar’ı ve Metis’in Son Bakışta Aşk seçkisinden okumadım mıydı? Geriye bir tek Pasajlar kalıyor… Marks’un Grundrisse için söylediği gibi ‘tamtakır kuru bir metin’… Susan Buck Morss’a bir kalay, 10 sayfalık metinden 500 sayfa kitabı nerenden uydurdun… Benjamin’de değişen bir şey yok hülasa.. Zaten Benjamin dediğin 5-6 metin.. Tıpkı tarihte değişen bir şey olmadığı gibi, o da zaten 5-6 mitolojik hikaye, bi Aşil var Hektorla; bi Habil Kabil, Bi syssiphos, bir buynuzlu zeus öküzgözlü hera, kapkaççı prometheus, anasına göz koyan Oedipus… Neyse,  Sende mi Benjamin diyorum kendi kendime… Benjamin, homojen olmayan boş zamanda da tekerrür edebiliyormuş…
Gelelim balığa. Yanlışlık olmasın, Firuze filminin sonunda, Haluk Bilginer’in hatırladığı Vatoz balığının peşinde değilim. Zaten vatoz, çarpsa ne yazar, Allahın günü, ağzını vantuz gibi cama yapıştırıp temizlik yapan sünepe balık değil mi bu, bunun mevzusunu yapacak değilim…  Çocukken okuduğum, Martin Eden romanında, Martin Eden sıradan bir insan olarak başladığı hayatını pek çok  başarıyla taçlandırır, aşık olduğu kadının gönlünü feth etmeyi başarır… Sonra dünya nimetlerinden bıkar, kendinden utanır, hayatından sıkılır… Yeniden başladığı yere gemiye döner. Fakat artık, basit bir denizci olarak değil, lüks kamarada yolculuk yapabilen bir yazar olarak… Kitabın son paragrafında, Martin Eden kendisini denize atar; hayata dönmemek için son nefesinin ve gücünün yettiği yere kadar dibe yüzer ve nefesini dipte bırakır… Tam o anda, ciğerinden boşalan hava kabarcıklarının arasından geçen bir balığı görür … Niyeyse, Martin Eden için Jack London’un kendisidir ve bir küçük burjuva hikayesidir denilir… Hülasa, mesele vatoz da değil, Martin Eden’ın son nefesinde kabarcıkların arasında gördüğü balık… 

8 Mart 2012 Perşembe

BİR TİYATRO OYUNUNUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Osman’ın taşra gözlemlerini merakla bekleyeduralım; tekrardan akademiye, Taksim’e, bilgi işçiliğine (yani bir şekilde, sosyal hizmetlerden akademik psikolojiye) geri dönmenin etkisiyle, benim güncemde de, Tuzla-devlet-yabancılaşma ekseninin yerini teori-sanat-politika bir kısım almış görünüyor. Bir kısım, zira profesyonel düşünmeye devam, ekmeğin emrindeyiz her daim…

Eh, insanın hayatında Taksim merkezi bir yer tutmayagörsün, zihni de ona göre şekilleniveriyor. Söz konusu cümle “ne kadar bohem yaşıyorum yarebbim” gibi duruyor ama illa ki hayra alamet bir şey değil bu. Sağa sola bakıp tefekkür edebilme imkanıyla, o tefekkürün içinde kaybolma arasındaki salınım hali, olduğu yerde duruyor.

Neyse, ekip olarak Mirza Metin’in oyununu, “Disko 5 No’lu”yu izlemeye gittik. Oyun o kadar başarılıydı ki, bir sanat sorusunu açtı önümde. Böylesi oyunlara karşı olduğumu fark ettim.

Zamanında, İsrail’in Filistin’de yarattığı vahşet üzerine bir eposta almıştım. Öldürülmüş, enkaz altında kalmış insanlar, fotoğraflar giderek daha da sert bir hale geliyor; bedenleri parçalanmış insanlar, kanlar içinde, paramparça bebekler. Bir süre sonra, artık zulüm meselesini unutuyor insan, tek bir konu kalıyor geriye: Bir sonraki fotoğrafa bakabilecek miyim? Politik kimlik, bir sonraki fotoğrafa bakabilme cesareti ile keskinleşiyor. Bir sonraki fotoğrafa, daha da vahşi olan ölüme tanık edebildiğin takdirde, politik kimliği keskinleşmiş birisi olarak devam ediyorsun yoluna.

Bir tür uyuşturucu gibi, hep daha fazlasını tüketmek zorundasın.

Oyun, bana bu durumu düşündürdü yeniden. Diyarbakır, Auschwitz, insanlığın imkansızlaştığı yerler. Bu oyunlar, burada yaşanan vahşeti, trajediyi hafızaya kazıyor; unutulmaz kılıyor. Vahşet, oyuncunun bedeninde yeniden beliriyor, izleyeni (beni) yerinden ediyor, geriyor, bedensel tepki veriyorum: İnsanların ne kadar acı çektiğini hayal etmeye çalışıyorum. Orada ne yapılabileceğini düşünmeye çalışıyorum. Ben orada ne yapardım, sonrasında ne yapardım, düşünüyorum, hayal etmeye çalışıyorum. Bütün bedenimde kasılmalar oluyor.

Ancak, ne yaparsam yapayım, ben orada olamıyorum. Ben, o acıya bakan oluyorum her halükarda. Benim sınırım bu. Benim travmayla, sınır ihlaliyle, vahşetle olan boşluğum var olmaya devam ediyor; ama ben bu sefer, oyundan, daha fazlasına bakabilmiş birisi olarak çıkıyorum. Sanatı tüketerek, o boşluğun içinde farklı bir konumda duruyorum.

Boşluk varlığına devam ediyor. Bu ihlal, bedeli ödenebilecek bir ihlal değil. Bu ihlal, tazmin edilebilecek bir ihlal değil. Bu ihlali, ben gidip kendimi feda etsem de, ben bunu yaşayanla bir olamam. Devlet, şiddeti aracılığıyla, benle işkenceye maruz kalan kişinin ilişkisinde bir şeyi kopardı, bizi birbirimize yabancı kıldı.
Oyun aracılığıyla, oyuna bakabilen olmak çabasıyla, bu boşluğu kapatmaya çalışıyorum. Ötekinin gözünde ne oluyor, bilemiyorum. Öteki için bu mümkün mü bilemiyorum.

Tehlikeli kısım burası: Ben boşluğu hafiflettiğini düşünen birisi olarak oradan ayrılma potansiyeline sahibim artık. Oysa, boşluk orada, bütün bunlar yaşandı ve dünya, bütün bunların mümkün olabildiği bir dünya olarak var olmaya devam edecek bundan sonra.

O boşluk içerisinde, ben ne yapıyorum ve ne yapabilirim sorusu, beni bağlayan soru diye düşünüyorum. Oyunun başında, oyuncu ağa asılmış bir şekilde, örümcek ağındaki bir sineği canlandırır, müzik çalar ve oyuncu seyircinin sahneye yerleşmesini bekler. Seyirciler olarak, kendi aramızda konuşuruz o esnada. İyi bir yere oturmaya, arkadaşlarımız arasında bulunmaya çalışırız. İşkence devam ediyordur ve biz oyunda iyi görebileceğimiz bir yeri seçiyoruzdur. O konumun sürekli olduğunu düşünüyorum işte. Oradaki estetik deneyim bu açıdan farklıydı; olduğumuz şeyin, travma karşısındaki konumumuzun zorunluluğunu işaret ediyordu bize.

Bu temel koparılmışlık halinde var olmanın, olabilmenin ahlak olduğunu düşünüyorum. Konuşabileceğimiz yer bu. Bu da bizim travmamız, ikincil travma bu. Devlet, böylesi bir şeyi mümkün kılarak; bizi, analarımızı ve babalarımızı, ve ayrıca çocuklarımızı sonsuza kadar lanetledi. Bakan kişinin yaşadığı boşluk hissi sorusuyla karşı karşıya bıraktı bizi: Psikolojilerimize tecavüz etti ve kurucu bir öğe olarak var oldu. Bu boşluğun kapatılmasına dair bir illüzyon yaratabileceği için tehlikeli buluyorum bu oyunu. Ancak, bu boşluğa rağmen bu konu hakkında politika üretebilmenin erdem olduğunu düşünüyorum. Biz, bu işkenceyi yaşamayanlar ama bilenler, bu bilinçle ne yapıyoruz, ne yapabiliriz? Dönüp dolaşıp yüzleşeceğimiz soru bu.

15 Ocak 2012 Pazar

İYİ ÇOCUKLAR, KÖTÜ ÇOCUKLAR

“Biz güzel bir dünya hayal etmeye başladıktan sonra, affedilemeyecek bir suç işliyoruz” Osman Özarslan

İsmet Özel, Waldo’da 12 Mart rejiminin kendisi gibi adamları peşinde olmamasını açıklarken, sözü aynı iktidarın peşindeki iki farklı grubun çatışmasına indirircesine nihayete vardırır sözünü. Sf. 95’ten ben bunu anlıyorum. Bunun doğruluğunu yanlışlığını, niyetini bir kenara bırakarak; Osman’ın aldığı sözü bir adım ileri götürmeyi hedefliyorum. İsmet Özel’in yazdıklarında, devrimciler, en az devlet güçleri kadar kuvvetli bir güç (ve belki bir şer odağı) olarak beliriyorsa, başka bir grup için de, devrimciler bir güzelleme nesnesi olageldi: “Onlar hiçbir şey yapmadılar”. Bir diğer versiyonu ise bu sözün: “Onlar kötü hiçbir şey yapmadılar”.

Sonuçta, iktidarla sol muhalefet arasındaki mücadele nedir diye sorduğumda, şunu görüyorum: Çok organize, güçlü, oldukça disiplinli, kendi içinde heterojen bir hali olsa da, gerektiğinde tek yumruk olarak inebilen bir aygıtla; görece güçsüz, kendi içinde polemikleri bulunan, çoğunluk organize olmayan, belki olamayan, sıklıkla eli kolu koordinasyon içerisinde çalışmayan bir güç – güçler topluğu arasında çatışma. Yani, bu bir mücadele, bu bir savaş ve kimse kimseye “iyi niyetli gençler” olduğu için iktidarı vermez.

Öte yandan, iyi niyetli gençler olarak da alıp alabileceğin bir şeyler vardır: En şanslılar ve becerililer için bir bakan müsteşarlığı olur, bir tür üst düzey kamu görevlisi olmak olur. Daha alçakgönüllüler ve millet neferleri için bir kimlik de halihazırda beklemektedir: Belki biraz Robbie Williams, belki biraz Half Nelson, belki biraz Amerikan dizilerinden bildiğimiz, “dezavantajlı” (Ki bu lafı duymak da kullanmak da hep bambaşka bir yabancılık yaratır bende. Sonradan fark ettim ki, sınıf sözünü kullanamayacağın, kullansan ayıp olacağı ya da yeterli derecede bilimsel olamayacağın yerlerde, mesele sosyal hizmet çalışmalarında, “community psychology” makalelerinde, AB projelerinde, ya dezavantajlı demen gerekirmiş, ya risk grubu, ya da “low SES”.) gençlerle çalışan, otoriter ve / ama onurlu, bir şekilde Mahmut Hoca’ya (ve dolayısıyla Gönül Yarası’ndaki öğretmene) çok ciddi bir şekilde benzeyen, siyah okul müdürü olabilirsin. Bu da bir şeydir ve dalga geçilmekten çok saygıyı da hak eder.

Henüz 12-13 yaşında bir çocukken, politik kitaplarla tanışmıştım. Önce Öner Yağcı’nın Turnalar’ı, sonrasında ise Nihat Behram’ın “Darağacında 3 Fidan”. Özellikle ikincisinde gözlerim dolmuştu. Sonrasında Deniz Gezmiş, bir kurşun bile sıkmayan, dağa çıkmayı, dağda yaşamayı bilmeyen bir grup gencin önderi olarak sıklıkla anıldı. Hadi anılmayı geçelim; bu şekilde savunuldu da.

Deniz Gezmiş özelinde devrimcileri, iyi çocuklar olarak anmak, onları bu şekilde meşru göstermeye çalışmak, bir tür burjuvazi iki yüzlülüğü olarak, “tatlı tatlı hadım etmek”ten ibaret değildir diye düşünüyorum. Bu, aynı zamanda, kendisi izleyici olarak kalırken, kendisi bedel ödemezken, dünyanın kendi aleyhine olmayacak şekilde değişmesini ummanın dayanılmaz çekiciliğidir. İyi çocukların, iktidarı iyilikle almasını istemek: Sarı saçlı mavi gözlüyü hatırlamak gibi bir şey değil de ne? İyi çocukların iyiliğini görmezden gelenlere, onları kötüleyenlere kızmak; bir şekilde, onları hem iyi olmakla, hem de çocuk olmakla prangalamak değil de ne?

Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya… Birini devlet kurşun atarak öldürdü, birininse vücudunu parçaladı. Ancak, biyografileri yazılsa da, ne “Hatırla Sevgili”den ihtimam gördüler, ne de bakanlık bültenlerinde atıf aldılar. İyi çocuk masalını bozanlardandılar. İsmet Özel’in senaryosundaki bir yerde de yoktular: İkisinin teorilerinde de, benim bildiğim ve anladığım kadarıyla, ne tepeden inmecilik vardır, ne orduculuk, ne de darbecilik. Öncülük vardır, o ayrı.

Bir süredir, iki ayrı şarkının nakaratı, ağzıma takılmış duruyor benim de.

“I ain’t no nice guy after all”

Ve

“I’m no easy, until I’m, killed by death”

12 Ocak 2012 Perşembe

Gizli Özne

Gizli Özne

“Esas İstanbul burasıymış” dedi

yoldan geçen kadın

ve yoldan geçip gitti.

*Harbiye-Osmanbey, 5 Ocak 2012.

Lise yıllarıydı. Bir gün kulağıma bir duyum geldi. “Emyuen'de bir yazı yazmış. Atalarımı katleden bir ülkede yaşamaktan utanç duyuyorum diyormuş”. Yazıyı ya da sunumu, her neyse, hiç okumadım. Ama aklımda yapışıp kalmış bu sözler. “Ayıp” demişti yatakhaneden biri bahsi geçince. Belki böyle bir yazı hiç yoktur. MUN diye bilinen Birleşmiş Milletler Kulübü üyesi miydi bilmem. Yatakhanede severdik biz MUN-ci ya da Amerikacı laflarını küfür mahiyetinde kullanmayı.

On iki yıl önce, sınıfın en başarısız öğrencisi olduğum orta ikinci sınıfta ilk kez aynı sınıfa düşmüştük. Sınıfın en başarılı öğrencisi idi. Fakat nedense diğer başarılı öğrencilerden farklıydı. Deftere yazarken avcunun terini alsın diye kullanmayı ihmal etmediği mendiliyle, çalışkan İstanbullu öğrencilerden beklenmeyen bir açıklığa, abartılı da bir titizliğe sahipti. Konuşurken faltaşı gibi açılan gözlerini esirgemezdi çalışkan olmayan öğrencilerden. Mendilini ise ihmal etmezdi. Dürüst olmak gerek; güzel ve alımlı bir genç kadındı. Bir lütuf sayılabilirdi esirgemediği gözleri benim gibi çalışkan olmayan öğrenciler için.

İzciler'in ana kanadı Selma Hanım vardı bir de. O yıl tarih öğretmenimizdi. Sınıfa tarihi öğretmekle yükümlü öğretmenimiz. İşte o Selma Hanım'ın bir yazılı sınavı sonrası başka bir ilişkimiz olmuştu. Nasıl olduysa benim 5 aldığım sınavdan 4 almıştı. “Nasıl aldın?” diye sorup duruyordu bana. Çalışkan olmayanlar sınfındaydım halbuki. Benim zeki olduğumu düşünüyordu ya da kendisinin yeterince çalışmadığını. Aldığı 4'ü telafi etmeliydi. Hayır hayır, az çalışması olamazdı sorun. Çok çalışkandı, en çalışkandı. Şaşırmıştım, biraz da gururum okşanmıştı. Hem nadir başarılardan biriydi benim için o yıllarda. Çalışkan kızı alteden zeki çocuk rolünü sevmiştim. Tabii diyememiştim “ilkokuldan beri tarihi çok sever, iyi bilirim” diye. “Dandanakan 1040, Malazgirt 1071, Miryakefalon 1178, Bursa 1326, İstanbul 1453. Anadolu Türk yurdu oldu”. “Yorum yapmanı istiyor” demiştim, “ezber değil”.

Tehcirin üçüncü yılıydı o sene; hazırlık, orta bir, orta iki. Bir milyon yoktuk da eskilerin dediğine göre bir zamanlar üç otobüs kadar varmışız. Bursa 1326'dan İstanbul 1453'e atılanlar, atlayanlar. Anadolu kaplanları değildik de Türkiye'nin aydınlık yüzüsünüz diyorlardı açılış törenlerinde. Tanpınar'dan çok Mina Urgan gibiydi dünya. Robert Kolej, siz seçilmiş olanlar, Türkiye'yi kalkındırıp muasır medeniyet seviyesine yükseltecekler. İzciler'in baba kanadı Türkçe öğretmeni Adil Bey çok önem verirdi muasır medeniyete. Fakat muasır medeniyet denmesine katiyen karşıydı. Çağdaş uygarlık. Takip etmek değil izlemek. Türkçe Off'u okudum dersen çok sevinir, yaz tatilinde okuduğum Halit Kıvanç'ın Kupaların Kupası Dünya Kupası kitabını pek hoş karşılamazdı. Halbuki Halit Kıvanç da izlemek der takip etmek yerine.

Muasır medeniyet için gitmen gerekir, bin yıl beklesen ayağına gelmez. 1326'dan 1453'e ve oradan 2000'lere; yeni milenyuma, ufka doğru yukarı, yukarı ve ileri. Orta Asya'dan Lüxemburg'a doğru, sağdan sağdan. Geriye bakmadan, dönüp özlemeden, düşenle düşmeden. İşte Robert Kolej! Kim çıkardı 1915'i! Öğretmeliydim: 1040, 1071, 1178, 1326, 1453; 1453, 1326, 1178, 1071, 1040. “Karıştırmış olmalı”. Orta ikiye, tehcirin üçüncü yılına geri gitmeli ve tarihten 5 alması için ne yapması gerektiğini iyice açıklamalıydım. “Anadolu Türk yurdu oldu”. İzciler'e de bir merhaba demeliydim; unutmadan söylemeliydim onlara. Selma Hanım'a şairlik, Adil Bey'e tarih öğretmenliği daha çok yakışırdı.

Soğuk tarih odaları erkek yurdu ranzalarına benzer daha çok, deplasmanda oynanan bir futbol maçı gibidir; kavgalı dövüşlü ve çok küfürlü. De-plasman, yerinden olma demek ise Fransızca'dan gelip dilimizi kirleten bu sözcüğün yerine Adil Bey ne önerirdi acaba? “Anadolu Türk yurdu oldu”. Yurdundan oldun ve yurdunda oynadığın deplasman maçlarında kafana çakmak atarlar. Misafirperverlik kanımızda var, ağırlamayı çok severiz Türk Yurdu Anadolu'da. Herkesin Anadolu'dan geldiği yatakhaneler ağır-lar. Yeni geleni yurda kabul etmek şiddet dolu bir adettir; çok severiz misafirleri. “O da sevgisini böyle gösteriyor ablası” demek, kabul edip geçmek gerek zulmü. Tolere etmeli. Anadolu halkı toleranslıdır.

Öyle diyorlardı: Geçmişte olan geçmişte kaldı, ilerle artık. Yas tutmaya, ağlamaya zaman yok. Özür dilemeye asla. Kim çıkardı 1915'i! Türk gibi ilerle ki sert adımlarla her yer inlesin, inletsin yurdunda misafir edeceğin o sevgilileri. Buuraasıı seeniin eeviin yaavruum derken misafire, ev sahibini deplasmana çıkarırız, çıkarmışız. Dünya Türk Olacak, Bursa'daki altgeçit yazılamaları böyle söylüyordu. 30000 gurbetçi taraftar ile Dortmund'u kendi evinde deplasmana çıkardığın o günleri hatırla ki Galatasaray'ın UEFA Şampiyonluğu yeniden anlam kazansın. On iki yıl önceydi. Bir gün herkesin Beşiktaşlı olacağı gibi tüm isimlerin büyük ünlü uyumuna uyacağı günler de gelecekti. Tüm sınıf arkadaşların uyacaktı o ünlü uyuma.

O günler gelmedi de...Geri gidelim biz başka günlere, aylara, yıllara. Baştan say; 19 Ocak 2007, 1980, 1955, 1915; 1915, 1955, 1980, 2007 Ocak 19. Bekleme yapma, araları doldur. Gerisi de var fakat biz göremiyoruz, görsek de büyük ünlü uyumuna uymayanları okumuyoruz biz. Sağdan sola yazılan dilleri sevmeyiz. Soldan sağa, soldan SAĞA! Sağdan sağdan, Bekleme yapma! Çok kızardı Adil Bey, “bekleme” desen yeterli.

Karin diye bir isim uydursam büyük ünlü uyumuna uymazdı değil mi öğretmenim?

*Yaşanmış olaylar ve hayali kişilerden esinlenmiştir. Kafa karışıklığını gidermek için geçmişi ve devlet arşivlerini deşmek gerekebilir.

15 Aralık 2011 Perşembe

ŞEYMA'YI NASIL BİLİRDİNİZ

MASUM DEĞİLİZ HİÇ BİRİMİZ YA DA BENİM BİLDİĞİM ŞEYMA
Bir çağ yangını bu/bütün dünya günahkar….
Tabutta röveşata filminin sonunda, filmin kaybedeni olan adam bir şekilde tutuklandıktan sonra, işlediği suçun medyatik niteliğinden dolayı, televizyona çıkar. Tutuklanan adamın avanesi, belki de film boyunca onca yoksulluk, tutunamamışlığa değil de, tanıdıkları, kendilerinden, kendileri kadar sıradan birisinin televizyonda gösterilmesine şaşırırlar, heyecanlanırlar. Kıymetsiz hayatları, içinde yaşadıkları hayatları, televizyona çıkınca büyük bir dikkatle haberlerden, zaten bildikleri adamın hikayesini bir kere daha dinlemeye başlarlar. Benzer bir olay da, geçtiğimiz günlerde, Kocaeli’nden feribot kaçırdıktan sonra, sabaha karşı infaz edilen kürt gencinin hikayesi ile ilgili. O feribottakilerde birisiyle, yanlış hatırlamıyorsam CNN Türk muhabiri, olay sonrasında röportaj yapmaya çalışıyor: Spiker diyor ki “nasıldı orası?” “rehin olayına karışmış olan yolcu da diyor ki “valla biz de olayları sizin kanaldan izledik”. Peki nedir bu televizyonda olmanın büyüsü, ya da ‘günün birinde herkesin 15 dakikalığına meşhur olması’ durumu? Ya da lafı getirmeye çalıştığım yere gelirsek, daha genel manada medyada görünür olmanın bedeli nedir? Yukarıda anlattığım olaylardan yola çıkarsak, ya popüler bir şey yapmalıyız, ya da kamuoyunu sarsacak bir infial eylemi. Bir yetenek gerekli belki bize, belki de insanın köpeği ısırması kabilinden enteresan bir olay…
Bizim görünür olma meselemiz ise biraz değişik. Yani buralarda zaten marifet televizyona çıkmak değil, bienale gitmektir. Başka türlü söylersek, bizim aslında televizyona ihtiyacımız yok, çünkü biz hep sahnedeyiz, zira bizim manzaramızdan, bizim yaşadığımız yamaçları görmeye çıkmış olan gezi tekneleri geçer; işediğimiz deniz kaç milyon kişinin canına mal olmuş uluslararası diplomasinin temel meselelerinden ve de sevgili Rusların sıcak denizlere açılma rüyalarının giriş kapısı Boğaz’dır. Önümüz Rumeli hisarı, yanlış hatırlamıyorsam Yıldırım istanbul’u fethetmek için inşa ettirmiş bu surları. Aşağısı Bebek. Arnavutköy üç beş adım, adına şarkılar söylenmiş Aşiyan, Emirgan kapı komşumuz. Arkamız Etiler, Levent…Yani bir aura, bir fauna, bir habitus deme gitsin. Biz televizyona çıkmaya burun kıvırabiliriz ama, bizden birisi televizyona terörist olarak çıkartılırsa da, fena kızarız. Dokunulmazlığımıza, ecnebilerin privilidge dedikleri hadise, halel gelir o zaman. Boğazın fanusundan geçen, şileplere, tankerlere tepeden bakan bizlere, posedion değil Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma olduğumuzu hatırlatır böyle şeyler, can sıkıcıdır. Sonra başlar, pırıl pırıl, zeki çocuklar senfonisi; hadi bakalım gelsin fildişi kuleler, gelsin de gelsin. Efendim, bir tek kakamızın pembe yapmadığımız kalır….
Adorno ve Horkheimer’in, bence Marksizm için bir tür eklenti olan; savaş sonrası dönemin Marksistleri için yıkıcı (sabotaj manasında değil, oldukça devrimci bir yerden) bir eleştiri içeren kitapları; “Diyalektik Aklın Eleştirisi” nin bir yerinde; aydınlanma ve modernizmin bir tür mitolojik korkular bütünü olduğunu ispatlamak için, felsefenin başladığı yere Homeros efsanelerine giderler. Ve elbette Truva savaşından, sıcak yuvasına dönemeye çalışan, talihsiz Odysseus’un efsanevi İthaka yolculuğuna kadar giderler. Odysseus’un kendisinden önce binlerce gemiciyi, savaşçıyı ağına düşüren Sirenlerden ve onların şarkılarından kurtulmak için gerçekleştirdiği kulaklarını tıkayıp, kendisini zincire vurma eylemi Adorno Horkheimer ikilisi tarafından, tipik bir burjuva davranışının embriyon hali olarak görülür. Onlara göre burjuvazinin özü, hayatta kalmak için kendini korumaktır. Bunu yaparken de, burjuvazi kendisini körleyerek ve dünyanın büyüsünü bozarak, dünyayı dünyevileştirmektedir. Zira (bu epizodun Kafka yorumunda) Odysseus’un bu eylemi sonucu, Sirenler artık yaptıkları işe saygılarını yitirirler ve şarkı söylemeyi bırakıp o kayalıkları terk ederler. Hülasa, insan doğa tanrılarını alt etmenin bir yolunu daha bulmuştur, fakat dünyayı daha yavan bir yer haline getirmek pahasına, beden korunmuştur.
Elbette, Horkheimer ve Adorno’nun Aydınlanmaya yönelttiği bu eleştiri en fazla, Sovyetik Marksistleri ürkütmüştür, zira, devrimin büyüsü bir şekilde, sosyalist anavatanı korumanın yerine ikame edilmiş, insan bir çeşit üretim ve büyüme (demir, kömür, tahıl) endeksine indirgenmiş, Sovyetlerin ömrü uzamış, ama sosyalizm deneyiminin kulaklarına balmumu dökülmüş, kitlelerin komünist potansiyeli de bir gün gelecek olan güzel günlerin hatırına, Odysseus’un seren direğine zincirlenmiştir. Hem de, Marks’ın Zincirlerinden Başka Kaybedecek bir şeyi olmayanlara çağrısının ardından 100 yıl bile geçmeden.
Homeros’un Odysseus anlatısını, Frankfurt’un büyüklerinden ve büyük muzdarip Kafka’dan başka bir de P.Sloterdijk yorumlar. Sloterdijk’e göre ise Odysseus’un kusuru, kendini koruması değil, kendinin farkında olmasıdır. Bu farkındalık, Marks’ın iddia ettiği biçimiyle Hegelci manada ideolojiyi kıracak bir bilinç yaratmak yerine; her biçimde kendiliği yani yaşamı kutsayan mutlak varoluşu yaşamın amacı haline getirmesidir,(Sonbahar filminin memleketimizin solcularını çıldırtmasının en önemli sebeplerinden birisi bu bence) ki Sloterdijk’in sinizm olarak kast ettiği şey tam olarak budur.
Arkadaşımız Neco’nun (bildiğimiz yediğimiz, Neco) KCK sanığı olarak tanımlanan mantıksızlıklar silsilesinin bir kurbanı olarak Genç Sosyolog Nejat Ağırnaslı’ya (ki Neco’nun mesela şu anda halen merkezi konumdaki güncel Boğaziçi siyasetine en fazla gücenmiş olduğu yer; Engin Çeber neden Hrant Dink gibi anılmayı, anlatılmayı hak etmiyor sorusuna, ciddi bir yanıt bulamamış oluşuydu) dönüştürülmesi hikayesini çok sevdik. Zaten, Ahmet Kaya (ki bence bütün ön kabüllerin dışında, kürt kimliği ve sanat yapıtı hariç, bütün siyasi meselesiyle oldukça tartışmalı bir kişiliktir) da çatal bıçakların havada uçuşması enstalasyonuyla girilen anma salonunda, Mehmet Aslantuğ ve Kenan Işık gibi, bizi araf kayığından indirip, saltanat kayıklarına transfer edebilecek insanların sunduğu bir gecede, yapılan anmayla çarmıhtan sökülüp, orta sınıfın klas ve bir o kadar da geniş, konforlu marjinlerinde, yeniden bir vatandaş haline getirilmemiş miydi. Artık onun için yas tutabilir, hikayesine üzülebilirdik. Tıpkı ders notlarına, bilgisayarlarına örgütsel doküman diye el konulan Neco’nun , Şeyma’nın, Deniz’in talihsizliğine üzülebileceğimiz gibi.
Aslında bu sinik siyaset bize ata yadigarı diyebiliriz. Zira, Denizlerin bir hukuksuzluk sonucu asılmasından kazanılan ve bize emekçiler tarafından değil, orta sınıflar tarafından verilen meşruiyeti yıllarca siyaset sanmıştık. Orta sınıfların vicdanı konforlu ve işlevsel ama aynı zamanda stüdyo tipi ve dar biraz da. Ki tam da bu yüzden “bir eli kanlı” olan Mahir’in bir ayağı bu kapının dışında kalıyor; Kaypakkaya ise lanetli, adını anmak bile yasak. Büyük mizahçı, yönetmen Sırrı Süreyya; Bianet’in genel koordinatörü, yazar ve editör Ertuğrul Kürkçü o kapıdan girip çok şeyler söyleyebilir(ki söylediklerinin hepsi doğrudur ve ben de altına imza atabilirim kişisel olarak) peki Hayri Durmuş, Kemal Pir, Orhan Keskin, Diyarbakır cezaevinin adı geçince gözleri sulanan o vicdanların sahiplerinin izanlarında nereye oturur.
Elbette vicdanlara seslenmek kolaydır, ve de daha da önemlisi sonuç verir. Lakin biz o siyasetin ne sahibi ne de kiracısıyız; bir zaman o bahçelerdeki ağaçların dibini çapaladık, gübreledik, çiçekleri suladık. Türkçesi, boğaz tokluğuna keyif kahyalığı yaptık. Şimdi bağın bostanın sahibi geldi. Ki tam da bu yüzden, Taraf gazetesi liberal vicdan siyasetinin gerçek sahibi olaraktan sahne almasının akabinde, Denizleri ve 68’i de çakma bir Lacan yorumuyla Türkeş’in aynadaki sureti olaraktan tanımladıktan sonra biz ne diyebildik, üstelik bunu da cahil bir küfürbaza yaptırttıktan sonra?
Şimdi bir okulumuzun bir hocası Şeyma ile ilgili bir yazı yazıyor. Zeki, pırıl pırıl, derece yaparak girmiş, şeytani döngü de Şeyma’yı içine almış, (ki kendisini sendikaya, siyasete vermiş olan hocamız, bizi kendi deyimiyle açmış olduğu butik dersine aldığında bile, ilgilendiği ilk şey, bizim siyasi temayüllerimiz olmuştu. Yani pırıl pırıl zeki çocukların masumiyeti hikayelerine bayaa var onu diyorum) . Sonra gaza gelen bir radikal yazarı, Şeyma’nın sevgilisinin de hikayesini yazıyor, Ahmet kitap yazar, Deniz dergi çıkarır, Şeyma staj yapmak ister. Bunlar böyle böyle, işlerinde güçlerinde pırıl pırıl zeki çocuklarken, kötü amcalar kapılarını çalar. Ne bu ya? Sonu mutlu bitecek bir holywood senaryosu mu yoksa Cin Ali serisinin Nezarette epizodu mu?
Ben her şeyden önce bu tür şeyler yazmanın, en iyi ihtimalle, işte kanunun zulmünden koruma ile yapılmış bile olsa, bir tür saygısızlık olduğunu düşünüyorum. Zira boğaziçinin 10.000 civarında öğrencisi var. Bunların hepsi, üniversiteye girdikleri sene zaten derece yaparak girerler, genelde zekidirler, ya da bir çalışma metodolojileri vardır. Ve genelde de ‘iyi’ ailelere mensup olduklarından pırıl pırıl olan istisnalar hariç çoğu zaten parıl parıldırlar ki, güney meydanda her vesile arz-ı endam eden özgüven patlamalarının sebebi de kanaatimce bu parıldama durumu olsa gerektir.
Belki burada bunu söylemek çok sıkıcı gelecek ama, kendi kendimize oynadığımız sessiz sinemadan daha sıkıcı olacak, siyasi davalarda hak-hukuk değil, adı üstünde, siyasi sebepler aranır. Hakim-savcı-polis sizin ders notlarınızla işinizle değil, ne düşündüğünüz ne yapmaya çalıştığınızla ilgilenir. Dolayısıyla, efendim biz şöyle akıllı çocuklarız, böyle saçlarımız parlak, işimde gücümdeyim, işte anam babam, işte odam derli, toplu, hatta ocakta yemeğim, on parmağımda on marifetim var desen, beş para etmeyeceği gibi komik ve samimiyetsiz olur. Mahkeme heyetine karşı değil (çünkü bu işin türküsü bile vardır; ‘karakolda doğru söyler/mahkemede şaşar/yalan mıydı Yaşar?) kendimize karşı, yaptığımız, yapmaya çalıştığımız işe karşı, inandığımız şeylere karşı, daha da önemlisi adına konuştuğumuz insanların inandıkları şeylere karşı komik olur, samimiyetsiz olur. Ki, Türkiye Solu’nun özellikle 1974’ten sonrası, bünyeyi korumak adına yapılan binbir türlü samimiyetsizlik hikayesi üzerinden de okunabilir.
Dolayısıyla, biz güzel bir dünya hayal etmeye başladıktan sonra, zaten affedilmeyecek bir suç işliyoruz. Davaya uyanana kadar da, ne masumiyet ne de lanetin büyüsünden sıyrılmak mümkün. Bu yüzden, masumiyet aramak beyhude bence; bir kere Sissiphos’un kayasını sırtımıza aldık. Artık taşın yükünü bizimle bir tek samimiyet paylaşabilir.
Yazı burada bitiyor. Şeyma ve Deniz’in ‘gerçek’ hikayesini benden duymak isteyenler içinse çok üzgünüm. Ben de herkesin yaptığını yapıp, onlardan bahsedermiş gibi yapıp, kendi siyasi görüşlerimden, hayatta durduğum, durmaya çalıştığım yerden bahsettim. Ama vicdanım rahat, tanıdığım insanlar hakkında bir şeyler söylememeyi tercih etmek; tanımadığım insanlar hakkında ahkam kesmekten daha iyidir diye düşünüyorum.
Sonuç olarak, yalnızca bir şeyi söylemeliyim: Sevgili hemşerim Şeyma ve arkadaşı Deniz güzel insanlardır. Onların aklanmak için ne bu memleketin hukukuna ne sünepe insanların vicdanına ne de vicdan sevici gazetelerin boktan şehadetlerine ihtiyaçları vardır.
Dilerim ki en kısa zamanda görüşürüz.